Mevlânâ’nın misafirleri

Mevlânâ’nın misafirleri Mevlânâ’nın misafirleri   Mevlânâ Müzesi’ne ilk adımınızı attığınızda, dünya telâşesinden uzak, savaştan, kavgadan çok uzak bir iklim belirir önünüzde. Orada bazen her milletten bir insanı görmek mümkün. Kubbe-i Hadra’nın koyu gölgesini arşınlarken, Mevlânâ’nın hâlâ nefes alıp verdiğine şahit olursunuz. İnanamazsınız. O mekâna girince evvelâ, bedeninizin bütün hücrelerine nüfuz eden bir ses, bir semavî mûsikî işitirsiniz; ney sesi. Belki de çok defa işittiğiniz bu sesi burada duyduğunuzda tadına asla doyamazsınız.Bir kamışın içten ağlayışına, samimi yakarışına şâhit olursunuz o vakit. Titrersiniz. Bu ağlayışa hem eşlik etmek isteyeceksiniz hem de hüznün en derûnî kutbuna yelken açarsınız. Ney sesini kulaklarınızla değil kalbinizle, gönlünüzle dinliyor olursunuz. Rûhunuz coşar durur o sesle. Ve âşık olursunuz bu lâhutî sese. Kesinlikle ayrılmak istemezsiniz. Ve anlarsınız ki bu güzel mekanın neden bütün dünyanın akımına uğradığını.

Mesnevî’ye bakarken: “Ne olursan ol, gel!” dediğini işitirsiniz Mevlânâ’nın. Anlarsınız ki bütün “gel”melerin ötesinde bu; sevginin, kardeşliğin, hoşgörünün davetidir.Sevilmenin ne kadar önem arz ettiğini öğrenirsiniz ilk ders olarak. Sevginin sınır tanımadığını, ne kadar çok insanı sevseniz de kalplerdeki boşluğun doldurulamayacağını keşfedersiniz. Belki de hiç tanımadığınız, hiç görmediğiniz insanları sevmeyi seveceksiniz. Sevilen olmak için, sevmenin asıl olduğu fısıldanır yüreğinize.İki adım ötede farklı bir dünya olduğunu düşünmeden kendinizden geçerken, geçen zamanın farkında bile olmazsınız. Kıtalar ötesi uzaklıktan gelen insanların gönüllerinin bir olduktan sonra zamanın, mekanın önemi olmadığını lisân-ı halleriyle ifade eden gezginler görürsünüz. Hak verirsiniz.Katiyetle anlarsınız ki, Hazret-i Mevlânâ’nın sekiz asır evvel ektiği tohumların filizlenip meyve verdiğinin göstergesidir; yedi cihandan gelip Konya’da buluşan, bu tenleri rengarenk, dilleri ayrı, dinleri farklı olan insanlar. Ama buraya gelen bütün misafirlerin duygularının, temennilerinin bir olduğu atmosfer içerisinde soluklanırsınız. O mübarek yerde manevi bayram yaşarsınız. Küslüğü, kıskançlığı elinizin ulaşamayacağı bir tarafa bırakırsınız. Kardeşçe yaşamak varken yeryüzünde, boğuşmaların kimseye getirisi olmadığını düşünürsünüz. Filistin’i, Beyrut’u, Bağdat’ı, Harlem’i düşünürsünüz… Medeniyetin teknolojide saklı olmadığı bir dünyayı hayal edersiniz.El açıp yalvarırken Allah’a, duânızın mutlaka kabul edileceğine inanırsınız. Çünkü her şeyin sahibinin sevgili mi sevgili bir kulunun ayak ucunda edilen bu duâların reddedilmeyeceğine inanırsınız.Kulaklarda ney’in efsunkâr sesi, gözlere hitâbeden hattatların göz nûru Kur’ân-ı Kerîmler ve Kubbe-i Hadra… Sizi alıp başka diyarlara götürür bir süreliğine.Kozasını bütün kuvvetiyle bir anda parçalayıp uçma arzusunda olan bir kelebek oluverirsiniz orada. Ve uçarken kendinizi büyük bir aşkın içerisinde bulacak ve bu aşk uğruna ateşlerde yanmayı göze alacaksınız. Bu aşk için kızgın alevlerde yanmanın gerektiğine cân-ı gönülden inananlardan biri de siz olursunuz.Bu aşkın Leyla ile Mecnun aşkından çok öte bir aşk olduğunu ve gül ile bülbülün serenâtından daha âşikâr olduğunu göreceksiniz.El işlemeli Mesnevî’ye bakarken, onu okuyamadığınızdan dolayı kendinizden âdetâ utanırsınız. Yakınırsınız; “Neden böyle yüce bir emanete sahip çıkanlardan olmadım” diye. Yine de hiçbir şey için çok geç olmadığını anlayacak ve maddeye esir olmuş çağın paslı prangalarını kırmaya çalışacaksınız.Gelirken “boş” geldiğinizi, yalnız olduğunuzu, çıkarken lebâlep dolmuş, cûş-u hurûşa gelmiş olduğunuzu ve kimsesiz olmadığınızı fark edeceksiniz. Kalbiniz sevinçten ağlarken rûhunuz şen şakrak bir hâl alacak. Hepsi Mevlânâ’ya misafir olmanın ücreti…Belki meraktan, belki öylesine ziyaret ettiğiniz Mevlânâ’dan uzaklaşırken bir hüzün saracak sizi. Nereye giderseniz gidin ‘ney’in o büyülü sesini ve Kubbe-i Hadra’nın altındaki hâlet-i rûhiyenizi özleyeceksiniz.Çağlar öncesinde yaşamış irfan ve sevgi güneşi Mevlânâ’nın gösterdiği nûr ile insanlığın hâlâ aydınlandığına tanık olursunuz.Siz bütün bunları yaşarken sekiz asır önce İslâmiyet gülistanında açan münevver bir çiçeğin kokusunun hâlâ taze ve hâlâ yayılmakta olduğuna şâhit olunca, inanacaksınız ki Mevlânâ’nın gayesi, insanı sevmek, insanı yaşatmak ve insanı insan yapmaktır.Yüzyıllar öncesinde dâr-ı bekâya göçen bu zâtı dünya gözüyle görmediğiniz halde rahle-i tedrîsinde öğrenim görmenin şerefine nâil olur, bunun hazzını yaşarsınız. Ve Mevlânâ emaneti Konya’ya, tekrar gelebilmenin ipini çekersiniz.Ama bu defa Mevlânâ’nın davetini beklememelisiniz!El açıp yalvarırken Allah’a, duânızın mutlaka kabul edileceğine inanırsınız. Çünkü her şeyin sâhibinin sevgili mi sevgili bir kulunun ayak ucunda edilen bu duâların reddedilmeyeceğine inanırsınız.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat