Bilimin İslâmîleştirilmesi

Bilimin İslâmîleştirilmesi Bilimin İslâmîleştirilmesi   “İçinde yaşadığımız dönemde İslâm ümmeti tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır. Biz korkunç bir ikilemin boynuzlarına yakalanmış durumdayız. Ya ‘bilim’i alacak ve dînimizi ondan apayrı, öznel ve şahsî bir alana kapayacağız, ya da dînimizi düşünce ve hayatımızın temeli kılarak şerefyap olacak, buna karşılık ‘bilim’ alanındaki zaafımızı ve onun sağlayacağı güçten yoksun kalmayı sürdüreceğiz. Bu, bence yanlış vazedilmiş bir ikilemdir.” (İslâm Bilimi Tartışmaları: s. 11)

986 yılında, Siyonistler tarafından şehid edilen Filistinli profesör İsmail Faruki ve İranlı profesör Seyyid Hüseyin Nasr’ın başını çektiği bir grup Müslüman bilim adamı 30-40 seneye yakın bir zamandır, batıda “Bilimin İslâmîleştirilmesi” tezi üzerinde yoğun bir çalışma ve tartışma içerisindeler. Bu mevzûyu Türkiye efkâr-ı umûmiyesine tanıtmak amacıyla Mustafa Armağan tarafından “İslâm Bilimi Tartışmaları” adlı derleme bir kitapta yayınlandı. Mustafa Armağan, kitabın sunuş kısmında şunları söylüyor: “İslâm Bilimi Tartışmaları”nı yayına hazırlarken amacım, yukarıda sıraladığım nedenlerle, Türkiye’deki Müslüman aydınların gündeminde hiç yer almamış bir konuyu alabildiğince çeşitli açılardan işleyen Müslüman düşünürlerin yazılarından bir kesit sunabilmekti.1960’lı yıllardan itibaren özellikle İngilizce olarak yapılan “İslâm Bilimi” konulu tartışma oldukça kabarık bir yekün tutmakta ve bu yayınlar sürekli artmaktadır. Hatta bu konuda “MAAS Journal of İslamic Science” adlı altı aylık bir dergi de halen yayınlanmaktadır. Seyyid Hüseyin Nasr, S. Nakib El-Attas, Ziyaüddin Serdar, Perviz Manzur, Münevver Ahmed Enis, İsmail R. Faruki, Riyaz Kirmani, Osman Bakar, Glyn Ford ve burada adlarını sayamayacağımız birçok bilim adamı ve araştırmacı “İslâm Bilimi” tezi üzerinde çalışmakta ve onun sınırlarını, anlamını, temel felsefesini, metodolojisini, tarihî mîrasını ve gelecekte alacağı formu araştırmaktadır. (1)

Bilimin İslâmîleştirilmesinin ne olduğunu anlatmadan önce, bugünkü modern bilimin, İslâmî perspektiften, değerlendirilmesi yerinde olur.

MODERN BİLİM VE İSLÂMBugünkü modern bilim, materyalist, pozitivist bir altyapıya oturtulmuştur. Doğa bilimleri metafizikten, sosyal bilimler de ahlâktan soyutlanmışlardır. Batıda oluşturulmuş bu bilimler, batının -oluştukları çevrenin- tarihini ve batının düşüncesini yansıtırlar ve iddia edildiği gibi objektif değillerdir. Bilhassa sosyal bilimler, batının diğer ülkeleri, siyasî ve kültürel yönden sömürgeleştirilmesine hizmet ederler.

Tabiat (doğa) bilimleri, (astronomi, coğrafya, fizik, kimya, biyoloji…) kâinattan ve kâinattaki hâdiselerden bahsederken ısrarla, bunların arkasında “sebeplerin ve tabiat kanunlarının” olduğunu veya bu hâdiselerin “kendi kendine meydana geldiğini” söyler. İnsanın anne rahminde oluşumu, bulutların meydana gelişi, yağmurun yağması, depremler, dünyanın kendi etrafında ve güneş etrafında dönmesi gibi bütün biyolojik, fizikî ve kevnî hâdiseler hep bu şekilde izah edilir. Bu fenler açıkça Allah’ı inkâr etmezler, fakat Yaratıcı’nın kâinata müdahalesini zımnî olarak reddederler. Bu yüzden yıllarca bu fenleri okuyan kimseler ister istemez -Aristo’nun tarif ettiği gibi- “kâinata müdahale etmeyen Allah” anlayışını benimseyip, her şeyde tabiat ve sebeplerin tesirini kabul eden, bir zihin yapısına sahip olurlar. Günümüzde pek çok insan, İslâm’ın reddettiği böyle bir anlayışı farkında olmadan benimsemiş durumdadır. Bazen de Stephan Hawking gibi “Kâinat kendi kendine yeterlidir” deyip Allah’ı inkâra gidenler bile olur.

Kur’ân’ın tarif ettiği Allah, her an ve her yerde (zerreden şemse kadar her yerde) ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle, isim ve sıfatlarıyla, tecelli eden bir Allah’tır. Rüzgârı estiren, yağmuru yağdıran; bitkileri, hayvanları, insanları yaratan velhasıl kâinattaki her şeyi yaratan, bütün olayları çekip çeviren yalnızca O’dur. İslâm inancına göre, sebepler veya tabiat kanunları yok değildir, fakat bunların da arkasında Allah’ın kudreti vardır. Yoksa sebepler veya tabiat kanunları kendi başlarına bir iş yapıyor değiller. Beşeri, sosyal bilimler ise, batılı bir karakterdedirler. Eğer sosyoloji öğreneceksek, sosyolojiyi Auguste Comte’un kurduğunu, en meşhur sosyologların da Max Weber, Emile Durkheim gibi yine batılı bilim adamları olduğunu görürüz. Psikoloji öğreneceksek, Wilhelm Wundt, Freud, Alfred Adler gibi şahısları karşımızda göreceğiz. Siyaset, sanat, hukuk, eğitim ve diğer bilim dallarının da psikoloji ve sosyolojiden farklı olmadığını görürüz. Hangi bilim olursa olsun tarihî süreç itibarıyla, kurucu ve geliştirici bilim adamları itibarıyla ve fikirleriyle batılı karakter oldukça belirgin bir şekilde göze çarpar. Avrupa, tarihin ve dünyanın merkezinde bir yer işgal eder. Diğer milletler tarihin ve dünyanın dışına itilmişlerdir.Bu beşerî bilimleri okumak, ister istemez batılı insanları, milletleri yüceltmeyi, batılı fikirlerin büyüsüyle büyülenmeyi ve dünyaya bu gözle bakmayı netice verecektir. Batılı olmayan, fakat batı menşe’li bilimlerden etkilenen bir şahıs büyük bir ihtimalle kendi millet ve kendi kültürüne yabancılaşacak ve kopacaktır.Müslüman milletler batılı karakterdeki bu bilimleri bir mecburiyet olarak kabullendiler. Fakat bu bilimler neticede Müslüman dokuda büyük tahribatlar meydana getirdi.

İSLÂM BİLİMİBilimin İslâmîleştirilmesi tezini hararetle savunan Filistinli profesör İsmail Faruki şöyle diyor:

“İçinde yaşadığımız dönemde İslâm ümmeti tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır. Biz korkunç bir ikilemin boynuzlarına yakalanmış durumdayız. Ya ‘bilim’i alacak ve dînimizi ondan apayrı, öznel ve şahsî bir alana kapayacağız, ya da dînimizi düşünce ve hayatımızın temeli kılarak şerefyap olacak, buna karşılık ‘bilim’ alanındaki zaafımızı ve onun sağlayacağı güçten yoksun kalmayı sürdüreceğiz. Bu, bence yanlış vazedilmiş bir ikilemdir.”(İslâm Bilimi Tartışmaları: s. 11) Seküler Bilimi benimsemek, dînî alanda bizi tehlikeye sokuyor. Bu tehlikeye düşmemek için bilimlerden uzak durmak ise dünyevî felaketle sonuçlanıyor. Bu durumda ne yapmalıyız? Faruki’nin bu probleme getirdiği alternatif, “Bilginin İslâmîleştirilmesi” tezidir. Ümmetin içinde bulunduğu felâketlerden kurtulmasının başında sağlıklı bir eğitim faaliyeti gelir. Ve bunun yolu da, bugünkü modern bilimin seküler ve batılı yapısından arındırılmasıyla, İslâm’ın tevhid anlayışına uygun bir bilim anlayışının ortaya koyulmasıyla mümkündür. Bu yapılabildiği takdirde, kendi iç bünyemizdeki sıkıntılardan kurtulabileceğimiz gibi, ümmetin insanlığa öncü olma özelliğini de yeniden canlandırabiliriz.Faruki bu düşüncesini, Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü’nce 1982’de yayınlanan, “Bilginin İslâmîleştirilmesi” kitabında tafsilatla ele aldı. Faruki, 11 merhalede ele aldığı batı bilimlerinin İslâmîleştirilmesini kısaca her iki bilimlere vakıf olunarak, tahlil ve eleştiriden geçirerek, diğer bilimlere İslâmî bir muhteva kazandırılması gerektiğini söylüyordu. (Bkz. Bilginin İslâmîleştirilmesi, Risâle yayınları, 1986)Faruki’nin bu teklifi pek çok Müslüman bilim adamı tarafından tartışıldı. Bu bilim adamları “Bilginin İslâmîleştirilmesi” tezine sıcak bakıyor, hatta hararetle taraftar oluyorlardı, yalnız Faruki’nin teklif ettiği “Bilginin İslâmîleştirilmesi” tezi, kuvvetli bir epistemolojik alt yapıdan mahrum olduğu için, bir tür “İslâmın Batılılaştırılması” olarak değerlendirildi ve tenkit edildi. “Bilimin İslâmîleştirilmesi” tezi Seyyid Hüseyin Nasr, S. Nakib El-Attas, Ziyaüddin Serdar, Perviz Manzur, Münevver Ahmed Enis, İsmail R. Faruki, Riyaz Kirmani, Osman Bakar, Glyn Ford gibi pek çok Müslüman bilim adamı tarafından kabul edilmiştir. Fakat hâlâ üzerinde mutabakata varılmış, son şekli verilmiş belirgin bir şey de ortaya çıkmamıştır. RİSÂLE-İ NÛR VE BİLİMİN İSLÂMÎLEŞTİRİLMESİBatılı değerlerden etkilenmemiş, kendine has bir İslâm bilimi oluşturulabilmesi için, başta hem dînî değerlere hem de akla uygun bir epistemolojinin (bilgi felsefesinin), diğer ifadeyle ‘usûl’ün oluşturulması şarttır. İslâm tarihinde ilim ve metodoloji (fıkıh - fıkıh usulü, tefsir - tefsir usûlü, hadis - hadis usûlü) daima beraber yürümüştür. Bugün aynı şeyin, batı tarafından ortaya konulmuş bilimler için de yapılması şarttır.

İslâm bilimi epistemolojisi, metafiziğin ispat edilemezliğini savunan ve metafiziği dışlayan batı biliminin aksine, metafizik bir alt yapıya oturtulmak mecburiyetindedir. Bu ise Allah’ın varlığını kuvvetli delillerle ispat etmeyi ve tutarlı bir tabiat felsefesini ortaya koymayı iktiza eder. Risâle-i Nûr’da ise söylediğimiz bu iki özellik (Allah’ın varlığı ve tabiat) oldukça zengin ve mantıklı delillerle tahlile tabi tutulmuştur. Bu yönüyle yeni bir İslâm bilimi oluşturmada Risâle-i Nûr, Müslümanlar için büyük bir kaynak olabilir.

***Bedîüzzaman Hazretleri, Eski Said döneminde, kurmak istediği Medresetü’z Zehra Üniversitesi’nde “Fünûn-u cedîdeyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc” etmek istiyordu. “Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar taraftarsın, daima söylüyorsun?” diyenlere de şöyle cevap veriyordu: “Vicdanın ziyâsı, ulûm-u dîniyedir. Aklın nûru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüt eder. (..) Maarif-i cedîdeyi medârise sokmak için bir tarik ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menbâ-ı fünûn açmaktır. Zîra mükerreren söylemişim: Fena bir tefehhüm, meş’um bir tevehhüm şimdiye kadar set çekmiştir.”(Münazarat Risâlesi’nden.)

Burada Hazreti Üstadın da, Faruki’ nin teklif ettiği şeyin aynısını söylediği görülüyor. Yalnız Bedîüzzaman Hazretleri, Yeni Said döneminde düşüncesinde bazı değişiklikler de yapmış gibidir: “Diyorlar ki: ‘Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücâhedâtın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden mânevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?Elcevap: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o sûretle, İslâmiyetin hakîkî kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim.

Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati burhanlarıyla ispat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telâkki edip, felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Hâlbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin?” (2)

Kısaca Bedîüzzman Hazretleri, batı felsefesinin tesirinden azade olarak Risâleleri telif etmiştir. Diğer ifadeyle haricî tesirlerden uzak, İslâm’ın kendine has düşüncesini sağlam bir şekilde ortaya koymuştur. Bedîüzzaman Hazretleri’nin akla mantığa son derece uygun, Kur’ânî esaslara göre, dış tesirlerden uzak olarak ortaya koyduğu Risâleler bugün, bir İslâm bilimi oluşturmak isteyenler için sağlam bir nokta-i istinad olabilecek durumdadır. İslâm Bilimi Tartışmaları, s. 7-8, İnsan YayınlarıMektûbat / Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Risâle, Yedinci İşaret Rüzgârı estiren, yağmuru yağdıran; bitkileri, hayvanları, insanları yaratan velhasıl kâinattaki her şeyi yaratan, bütün olayları çekip çeviren yalnızca O’dur.Bu beşerî bilimleri okumak, ister istemez batılı insanları, milletleri yüceltmeyi, batılı fikirlerin büyüsüyle büyülenmeyi ve dünyaya bu gözle bakmayı netice verecektir.Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat