Harika bir hediye

Harika bir hediye Harika bir hediye   Pazartesi sabah okula gittiğinde herkes aynı şeyleri söylüyor, Mücteba’yı tebrik ediyordu. Mücteba on iki yaşını yeni doldurmuştu ve yedinci sınıfa gidiyordu. Sınıfın en çalışkanı değildi ama tembel de değildi. Genelde çalışkan ve terbiyeli olanlarla arkadaşlık ederdi. Babası, “İnsan kiminle olursa onun gibi olur.” derdi her zaman. Terbiyeli, ahlâklı, dindar ve çalışkan arkadaşlarla birlikte olmak kendinde de aynı güzellikleri artıracağını düşündüğünden, Mücteba arkadaş seçimine çok özen gösterirdi.

Arkadaşları gerçekten iyi çocuklardı. Bazen aralarında para toplayıp okuldaki fakir öğrencilere yardım ederlerdi. İçlerinden birisi yeni bir şey öğrendiğinde ilk buluşmalarında hemen diğer arkadaşlarıyla da paylaşırdı. En samimi olan dört kişiydiler. Mücteba’yla birlikte Halil İbrahim, Yunus ve Abdullah. Her yönden birbirlerine o kadar destek oluyorlardı ki; sanki yan yana duran dört tane bir gibiydiler. Bu da onların kuvvetini çok artırıyordu.Dört tane bir ayrı ayrı olsa dört kıymeti var. (1+1+1+1=4). Eğer bunlar omuz omuza verip yan yana dursalar o zaman bin yüz on bir kuvvetinde ve kıymetinde olur. (1111).

Samimi arkadaşlık ve dostluk da böyledir. Eğer herkes dostunu, arkadaşını, kardeşini fedakârane seviyorsa, ihtiyacı olduğunda yardım edip destek oluyorsa onların kuvvetleri ve o beraberlikten aldıkları lezzetleri bin kat artar. İlk ders Türkçe ve öğretmen Yavuz Bey’di. Öğretmen sınıfa girip sınıfı selamladı. Herkes yerine oturunca;- Mücteba oğlum bir şeyler duydum kardeşin mi oldu? dedi.

Mücteba ayağa kalktı. Annesinin ilk müjdeyi verirken söylediği gibi o da aynı şekilde: - Hocam, Allah bana bir kız kardeş hediye etti. Dedi. Bu söz herkesin dikkatini çekti. Yavuz Bey: - Aferin Mücteba! çok güzel ifade ettin, Allah bağışlasın. Dedi. O sırada sınıfta fısıltılar başladı. Sınıfın çoğunun hoşuna gitmişti Mücteba’nın sözleri. Fakat bir doğum hâdisesinin bu şekilde yorumlanmasına karşı olanlar da vardı. Özellikte sınıfta Erdi isminde bir arkadaşları vardı ki:her şeyin Allah tarafından yapıldığını söylemek onu rahatsız ediyordu. Bazen Mücteba ve arkadaşlarıyla tartışırdı. Erdi aslında inançsız biri olmadığını söylüyordu. Ama konuşmaları esnasında kullandığı bazı ifadeler inançsızlığı hissettiriyordu. Öğretmenden söz istedi, Yavuz Bey müsade edince - Öğretmenim illa her şeyi dine bağlamasak olmaz mı? Bu yüzden bilimde ilerleyemiyoruz. Bazıları sürekli böyle şeylerden bahsediyorlar. Biz hangi devirde yaşıyoruz. İki binli yıllardayız. Her şeyi eski kafayla mı yorumlamamız lazım. Erdi içine kapanık ve genellikle morali bozuk gezen, çabuk sinirlenen, az arkadaşı olan biriydi. Ufak tefek şeylerden tartışma çıkarır, biraz da dikkat çekici konuşarak sınıfta kendinden bahsettirmek isterdi. Yunus: - Peki Erdi dün teneffüste yediğin elmayı sana kim verdi? - Evden aldım. - Eve nerden geldi? - Babam pazardan aldı. - Pazarda satan adam nerden almış? - Herhalde o da bahçesindeki ağaçtan toplamıştır. - Elmayı ağaç mı yaptı? - Marangoz yapacak değil ya. Tabii ki ağaç yaptı. Bu söz üzerine Yavuz Öğretmen: - Çocuklar bakın size bir hikâye anlatayım, diye söze girdi. - Bir gün bir çocuk okulda çok acıkmış. Ders biter bitmez koşarak eve gitmiş. Eve vardığında annesinin kapıyı açık bıraktığını ve içeriye de “ben komşudayım” diye bir not bıraktığını fark etmiş. Tabi karnı aç olduğu için hemen mutfağa yönelmiş. Mutfaktan da harika kokular geliyor. Kokuyu takip edince fırından geldiğini anlamış ve hemen fırının kapağını açmış. Birde ne görsün çok güzel süslenmiş bir kek. Bir parça ağzına alınca kekin lezzeti o kadar hoşuna gitmiş ki, “Vay bee! Bu fırın ne harika bir kek yapmış.” demiş. - Şimdi arkadaşlar, bu çocuğun ifadesi doğru mudur?Tabiki doğru değildir. Çünkü fırın, kekin içine hangi malzemeler konacağını bilemez, o malzemeleri bulamaz, ne miktarda karıştırılacağını ayarlayamaz ve ona güzel bir şekil veremez. Fırın olsa olsa kek yapımında kullanılan bir araçtır. O keki tam da yiyenlerin hoşuna gidecek lezzette hazırlayan da büyük ihtimalle çocuğun annesidir. Çocuk keki fırının içinde gördüğünden o yapmış zannediyor. - Hadi o çocuk diyelim. Biz de elmayı ağacın üzerinde gördük diye ağaç yapmış dersek, afedersiniz ama biraz ahmaklık etmiş olmaz mıyız?Bir elma insanın yaptığı bir kekten yüz kat daha harikadır. Öyleyse ağaç, elmanın içindeki, insana lezzet veren malzemeleri nerden bilsin, nasıl bulsun, elmaya o harika sanatlı şekli nasıl versin ve tam da insanın ihtiyacı olduğu zamanda nasıl ikram etsin? Elmayı ağaç yapamayacağı gibi ağacı da toprak yapamaz. Çünkü ağaç topraktan daha üstün özelliklere sahiptir. Elma ise ağaçtan üstündür. Tabiki bütün bunları yapan her şeye gücü yeten Allah’tır. Öğretmenin bu anlattıklarından sonra Erdi’nin kaşları biraz daha çatıldı. - Öretmenim zaten Allah yok diyen mi var? Her şeyi oraya çekmeyin diyoruz. Diye kısık bir sesle konuştu. Abdullah: - Hocam, “Elma tam zamanında bize veriliyor.” dediniz ya, ben de amcamdan bununla ilgili ilginç bir hikâye duymuştum. Anlatabilir miyim? deyince Erdi: - Öğretmenim, ben de bir şey söyleyeceğim diyerek tekrar lafa girdi. Yavuz Bey: - Derse dönüyoruz. Diye meseleyi kapatmak istedi. Abdullah’ın: - Teneffüste anlatırım. Diye fısıldamasıyla herkesi bir merak sardı. Acaba nasıl bir hikâye anlatacaktı? Herkes derse konsantre olmaya çalışıyordu. Gözler öğretmendeydi ama kafalar Abdullah’ın hikâyesindeydi. Yirmi dakika sonra zil çaldı. Öğretmen gittikten sonra kimse sınıftan çıkmadı. Selim diye bir arkadaşları “Ben gelmeden anlatmayın ha!” diyerek dışarı koştu. Alelacele lavaboya girip çıktı. Hemen sınıfta Abdullah’ın yanına oturdu. Erdi de ayağa kalkıp onların yanına gelmişti.Abdullah: - Erdi sen anlat bakalım, derste bir şey söylemek istiyordun.- Şimdi, Yavuz Hoca bir şeyler dedi de, ama kardeşim doğanın bir dengesi var. Hatta bilim adamları ona eko sistem diyorlar. Ben okurum böyle şeyleri. Her hafta bizim eve bilim dergileri falan gelir. Selim: - Abdullah, bir hikâye diyordun. - Tamam dinleyin bak. Bir gün meyveler bir toplantı yapmışlar. Konu, hangimiz hangi mevsimde yetişmeliyiz? Önce portakal söz istemiş. “Arkadaşlar” demiş. “Kışın havalar çok soğuk olur, soğukta da insanlar üşür. Üşüyünce vücutlarının direnci düşer ve çabuk hasta olurlar. Şimdi onların vücutlarının direncini artırmak için C vitamini gerekir. O da bizde var. Öyleyse arkadaşlarım mandalina, limon, greyfurt, bizler kışın yetişelim.” Oy birliğiyle kabul etmişler. Sonra karpuz söz almış: “Arkadaşlar yazın havalar çok sıcak olur. Sıcakta insanlar terler ve vücutlarından çok su kaybederler. Böylelikle sulu yiyeceklere ihtiyaç duyarlar. O da bizde var. Öyleyse arkadaşlarım kavun, üzüm, şeftali bizler yazın yetişelim.” Oy birliğiyle onu da kabul etmişler. Mücteba: - “Peki, Abdullah’ın anlattığı bu hikâyede bir gerçek taraf var, bir de saçma taraf.” diye katıldı. Halil İbrahim söze girdi bu sefer. - Bütün meyveler tam da insanların ihtiyaçları olduğu zamanlarda yetişiyor, bu gerçek taraf. En başından beri sessizce ön sırada konuşulanları dinleyen sınıftaki beş kızdan biri olan Süheyla: - Meyveler konuşabilir mi? dediMücteba gülümseyerek: - Tabii ki olmaz. Hatta meyveler toplantı da yapamaz, insanların neye, ne zaman ihtiyaçları olduğunu bilemez ve kendilerinin de ne zaman yetişmeleri gerektiğine karar veremezler. Yunus: - Mademki buna meyveler kendileri karar veremiyor. Onları; tam da bize lazım olacağı sırada yetiştirip, bize ikram eden, bizi de yaratmış olan ve bizim ihtiyaçlarımızı bizden daha iyi bilen Allah’tır. Dediğinde zil çalmıştı bile. Mesele o günlük orada kapandı. Mücteba’nın aklında hep kardeşi vardı. Hani bir çocuğun yeni bir oyuncağı olur da “Bir an önce eve gitsem de onunla oynasam.” diye heyecanla derslerin bitmesini bekler ya, Mücteba da aynen öyle bir heyecanla eve gidip kardeşini görmeyi istiyordu. Aklında bir şey daha vardı ki: onu en çok meraklandıran ve derslerde bile dalıp gitmesine sebep olan oydu.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat