İlim mâluma tâbidir

İlim mâluma tâbidir İlim mâluma tâbidir   Kader kısaca şöyle tarif edilebilir: Bütün mahlûkatın miktarlarını, başlarından geçen ahval ve sûretlerini Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesinden ve yazmasından ibarettir. Bunu da iki kısma ayırmak mümkündür:   Birisi; insan iradesinin müdahale edemediği, ancak dünya darü’l hikmet olduğundan Hikmet-i İlahiyenin iktizâ ettiği şekilde İrade ve Kudret’in de o hikmete göre yapacakları kâinatı ve kâinatın içindeki bütün varlıkların miktarları, vücutları ve başlarından geçecek olan bütün hâdiselerden ibarettir. Yani bize nispeten bir varlık, vücûda gelmeden evvel o varlığın vücûdunu Hikmet nasıl isterse, İrade ve Kudret ona göre taalluk eder, İlim de onu öyle bilir. Demek İlim, İrade’nin tercih edeceği ve Kudret’in yapacağı mâluma göredir. Sonra, varlıklar vücûda gelirken Kudret-i İlâhiye, o varlık vücûda gelmeden evvel Hikmet, İrade ve Kudret’e göre hazırlanan kaderin projesine bakarak onları yapar. Meselâ sen bir ev yapmak istersen önceden hayalinde ihtiyaçlarına göre o evi irade ve kudretinle yapmayı düşünürsün. Ve mâlum olan hayalindeki eve göre bir proje hazırlarsın. İşte burada ilim olan proje, mâluma tâbidir. Yani proje mâlum olan hayalî eve göredir. Ondan sonra istediğin gibi yapılsın diye o projeyi bir ustaya verirsin. Usta da o projeye baka baka o evi yapar.   Mâlumdur ki, Allah’a nispeten zaman diye bir mefhum yoktur. Çünkü ilm-i ezelî ezelden ebede kadar her şeyi bilir. Geçmiş zaman da, gelecek zaman da ilm-i ezelî için hâzırdır. Cenâb-ı Hakk’a nispeten isim ve sıfatlarının eşyaya taalluku birdendir. Aralarında önce ve sonra yoktur. Ancak anlamamız için bize nispet ile açıklama yapılınca irademiz haricinde olan işlere önce Hikmet, sonra İrade ve Kudret, daha sonra İlim taalluk eder, deniliyor. Çünkü İrade tercih eder; Kudret müessirdir, yapar; İlim ise bilir. İrade’nin tercih edip Kudret’in yapamayacağı bir şeyi İlim nasıl bilecektir? Ancak yapılmayacağını bilir.   Allah’ın ilmi için her şeyin hâzır olduğunu bir örnek ile anlamaya çalışalım: Bir film şeridine bakıp seyrediyoruz. Ancak onun ekrana çıkan kısmını görüyoruz. Geçen ve daha gelmemiş olan kısımlarını görmüyoruz. Çünkü biz ekrana bağlıyız. Ancak ekrana çıkanı seyredebiliriz. O filmi hazırlayan, bilgisiyle o filmin hepsini bir anda bildiği gibi ekransız olarak da bakabilecek olsaydı hepsini bir anda görebilirdi. Veyahut hepsini bir anda gösterebilen bir ekran olsaydı, hepsini bir anda seyretmek mümkün olurdu.   Aynen öyle de kaderin film şeridi de ezelden ebede kadar ne olacaksa hepsini içine almıştır. Biz ancak ekran hükmünde olan şimdiki zamanda, olup bitenleri görebiliyoruz. Geçmiş ve gelecek zamanlarda olanları görme ve hepsini bilme imkânına sahip değiliz. Fakat Cenâb-ı Hakk için böyle bir şey düşünülemez. Çünkü Allah bütün isim ve sıfatlarıyla, ezelden ebede kadar ne olmuşsa ve ne olacaksa hepsini görüyor ve biliyor. Nasıl olacaksa öyle bilmiş ve yazmıştır.  İkinci kısım kader ise sevap ve günah noktasında insanın cüz’i iradesinin sarfıyla tahakkuk eden kısımdır. Evet, insan irade ve kuvvetiyle neyi, nasıl yapmak isteyecekse Cenâb-ı Hakk o yapacaklarını bildiği için yazmıştır. İnsan yapacağı için Allah bilmiş ve yazmıştır. Yoksa insan kaderde yazılı olduğu için yapıyor denilemez. Çünkü bilindiği gibi kader ilim nevindendir. İlim ise mâluma tâbidir. Mâlum nasıl olacaksa, ilim onu öyle bilir. Mâlumun maddi vücûdu ise İrade ve Kudret’e bakar. Yani insan irade ve gücüyle bir işi nasıl yapacaksa kader onu öyle bilir. Çünkü maddî vücutları tercih eden İrade’dir, yapan ise Kudret’tir.   “İlim mâluma tâbidir” cümlesini bir misal ile açıklayalım: Şöyle ki; senelik takvimi hazırlayan bir zât, tecrübeleriyle astronomi gibi, takvimle alakalı bütün bilgileriyle sene daha gelmeden senenin haritası ve tarihçe-i hayatı sayılabilen takvimi hazırlıyor. Ve senenin kaç ay, kaç hafta, kaç gün olduğunu, bayram, tatil günlerini, mübarek gün ve gecelerini, her günkü beş vakit namazın saatlerini ve daha o seneye ait pek çok hususları o takvime kaydedip yazıyor. Ve daha sene gelmeden o takvimi her tarafa yayıyor.   Eğer biz bu takvimi elimize alıp seneyi takip etsek, göreceğiz ki o takvimin gösterdiği bilgiler dâhilinde sene gerçekleşecektir. Acaba “Sene o takvimdeki yazılanlara binâen o şekilde gerçekleşiyor” dememiz doğru olabilir mi? Elbette olamaz. Çünkü ilim olan takvim, senenin o şekilde gerçekleşeceğine binâen hazırlanmıştır. Takvim hazırlanmasa veyahut o takvim yırtılıp atılsa bile senenin o şekilde gerçekleşmesine bir etkisi olmayacaktır. Bundan da anlaşılıyor ki mâlum olan sene, ilim olan takvime tâbi değildir. Belki takvim seneye göredir. Zirâ ilim sadece bilir; bildiklerine tesiri yoktur. Ancak, o bildikleri nasıl olacaksa öyle bilir.   Aynen öyle de kâinatın da ve kâinatın içindeki her bir varlığın da yaratılışından tâ ölümüne kadar tarihçe-i hayatları hükmünde bir kader takvimleri vardır. Hatta her bir insanın da doğuşundan tâ ölümüne kadar ne yapacaksa kader-i İlahî, bir takvim halinde onu bilmiş ve yazmıştır. Cenâb-ı Hakk o yapacaklarımızı bildiği ve yazdığı için biz yapmıyoruz; belki yapacağımız için Allah bilmiş ve yazmıştır.   Demek insanlar kaderin esiri değiller. Zira kader, yapmak istediklerimizde bize yardımcı oluyor, irademize kuvvet veriyor, yoksa engel teşkil etmiyor.  Evet, insanın cüz’î iradesi zayıftır ve bir şey yaratabilecek güce sahip değildir. Fakat sonsuz hikmet sahibi olan Cenâb-ı Hakk, o zayıf cüz’î iradeyi, küllî iradesinin taalluk edip iş yapmasına âdi bir şart yapmıştır. “Yani mânen der: ‘Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes"uliyet sana aittir!’ Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer (serbest) bıraksan, ‘Nereyi istersen seni oraya götüreceğim’ desen, o çocuk yüksek bir dağı istese, sen de götürsen. Çocuk üşüse veyahut düşse elbette ‘Sen istedin’ diyerek itab edeceksin (cezalandıracaksın) ve onun yüzüne bir tokat vuracaksın.”   İnsanın cüz’î ihtiyarının Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesine nasıl âdi bir şart olduğunu bir misal ile izah etmeye çalışalım: Merhametli bir sultanın yaptığı gayet muhteşem ve yüksek bir binayı düşünelim. O binanın bir asansör dairesi var. O asansör o binaya girenleri cennet gibi güzel, her türlü saâdet vesilesi olan yukarı katlara çıkarabildiği gibi; isteyenleri en aşağıdaki sıkıntılı olan bodrum katlarına da indirebilir. Fakat o merhametli sultan, gelenlere yardımcı olmak için, o asansör dairesinde bazı memurlar görevlendirmiş. O memurlar gelenlere girmenin âdâbını ve o asansörü nasıl kullanacaklarını tarif ediyorlar. Ve gelenlere diyorlar ki “Bu binayı yapan ve asansörü kuran merhametli olan zat, binaya girenlerin onunla cennet gibi olan yukarı katlara çıkmalarını istiyor. Cehennem gibi olan aşağı ve bodrum katlara inmelerini istemiyor.   Fakat imtihan için herkesi serbest bıraktığından illâ aşağı inmek isteyenlere kendisi istemediği halde müsaade ediyor. Aşağılara inerken karşılaşacakları sıkıntılardan elbette kendileri mesuldür.” Çünkü bina sahibi istemediği halde, onlar istedikleri için asansör onları aşağılara indiriyor.   Yine o vazifeliler girenlere diyorlar ki: “Asansörün sağındaki düğmeler sizleri yukarıya çıkarmak içindir. Hangi katın düğmesine basarsanız asansör sizi o kata çıkarır, ona göre istifade edersiniz. Soldaki düğmeler ise aşağı katlara inmek içindir. Hangi katın düğmesine basarsanız asansör sizleri o kata indirir, ona göre de sıkıntı çekersiniz. Padişahımız merhametinden dolayı bunları size bildiriyor. Fakat imtihanda olmanıza binaen sizi serbest bırakıyor. İstediğiniz katın düğmesine basabilirsiniz.”   Aynen öyle de kâinat da Hakîm ve Rahîm olan Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı gayet mükemmel bir binadır. Esfel-i sâfilînden tâ a’lâ-yı illiyine kadar manevî katları vardır. Dünya ise o binanın asansör dairesi gibidir. O asansör kaderin sistemiyle ve kudretin elektrik hükmündeki gücüyle çalışıyor. Sağdaki düğmeler ise iman, ibadet ve salih amellerdir. Soldaki düğmeler ise küfür, dalâlet ve günahlardır. O asansör dairesindeki vazifeli memurlar ise peygamberler ve âlimlerdir. O memurlar dünyaya gelenlere, dünya ve âhiret saâdetini kazanmanın âdaplarını herkese öğretiyorlar.   Hakîm-i Rahîm o sistemin çalışması için düğmelere basmaktan ibaret olan cüz’î iradenin sarf edilmesini, âdi bir şart yapmıştır. Yani iman ve ibadetin ehemmiyetini küfür ve dalâletin sıkıntılarını bildirdikten sonra, onlardan birini tercih etmeyi insana bırakıyor. İnsan iradesiyle hangisini tercih ederse, imtihan gereği olarak onu insana veriyor. Cüz’î irade sarf edilmeden hiç kimseyi mümin yapmadığı gibi, hiç kimseye de küfür ve dalâleti vermiyor. Demek asansör sistemi insanın isteğine bağlı olarak çalışıyor.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat