İlmin Fazileti

İlmin Fazileti İlmin Fazileti   İlim ile marifet, imanın tahkîkî olmasına vesile oldukları gibi, ilme’l yakinden ayne’l yakin mertebesine, hatta araştırma yapan bütün ehl-i tahkikin ittifakıyla sabit olan ve şeytanın elinin ulaşıp alamayacağı imanı hakka’l yakin derecesine çıkarmaları ve imanla kabre girmeye vesile olmaları ve Hadis-i Şerifte “Şeytan için (din ilimlerini bilen) bir fakih, bin ibâdet edenden daha şiddetlidir.” ifadesi de ilmin başta şeytan olmak üzere düşmana karşı ne derece tesirli bir silah ve sağlam bir kal’a ve kuvvetli bir zırh olduğunu gösterir.     Muhakkak ki yer yüzünde bir halîfe yaratacağım.”  meâlindeki âyet-i kerîmeden melekler, Allah’ın onlardan üstün ve fazîletli bir halife halk edeceğini anlamışlar. Zira halife tabiri ‘üstün sıfatlara sahip zât’ manasına gelir. Melekler (hayretlerinden), “Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın? Hâlbuki biz hamdin ile seni tesbih ediyoruz ve takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de onlara, başta kısa bir şekilde) “Şüphesiz ki sizin bilmeyeceğiniz şeyleri ben bilirim.” buyurdu. Daha sonra tafsillî ve ispat noktasında “Ve Âdeme her şeyin isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, ‘Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin!’” âyetiyle onlara cevap verdi. (Bakara, 34)    Bu ifadelerin gösterdikleri neticeye göre, Âdem (as)’ın fazîletinin sebebi, onun halifelik makamının gerektirdiği ‘ilmi’dir. Yani Âdem (as)’ın, meleklerin bilmediklerini bilmesidir. Ve ilmine binaen melekler, ona secde etmekle emrolunmuşlardır. Evet, bu hakîkatler ilmin fazîlet ve şerefini ispat ettiği gibi, bir hakîkati daha ifade eder. O da şudur: “Cenâb-ı Hakk ta’limiyle Âdem’in kalbinde zarurî ilimleri ve ilhamı halk etmiş. Bütün san’atların kanunlarını ve aletlerinin keyfiyetlerini ve bütün ilimlerin usullerini ve bütün eşyanın isimlerinin ve özelliklerinin marifetini, O’nun zihnine ilka edip yerleştirmiştir Bu da istidad cihetiyle Âdem (as)ın fazîletini gösteriyor. Çünkü onda bu ilimleri öğrenebilecek istidad vardır ki verilen ilmi alabiliyor. Meleklerde ise her şeyi öğrenebilecek istidad yoktur, kabiliyetleri mahduddur, sınırlıdır.”    Peygamberimiz (sav) de: “Yâ Ebâ Zer, eğer sabahtan gidersen, Kur’ân’dan bir âyet öğrenirsen (ister yüzünden okumak, ister manasını öğrenmek veya ezberlemek olsun) senin için bin rekât namaz kılmaktan daha hayırlıdır” diyerek ilmin fazîletini beyan etmiştir. (Çünkü namazın ancak kılana faidesi vardır. İlmin ise herkese faydası vardır.)Ebu Hureyre (r.a) diyor ki: “İlâhî hükümleri öğrenmek için bir saatçik otursam, benim için Kadir Gecesi’ni ihyâ etmekten daha sevimlidir.” (Çünkü Kadir Gecesi’ni ihyâ etmek hususî bir fazîlettir. İlim ise umûma faidesi olabilecek bir fazîlettir. Eğer o bir saatlik ilimle, birisinin hidâyetine vesile olursa, hadîsin ifadesiyle sahra dolusu kırmızı koyunları tasadduk etmekten daha hayırlı bir sevap kazanmış olur.) (Tarikat-ı Muhammediye, İmam Birgivi)    Rasul-i Ekrem (sav), ilmin fazîletine binaen, âlimleri kendi yerinde kabul ederek ferman etmiş: “Bir âlimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibidir. Bir âlimle musafaha eden benimle musafaha etmiş gibidir. Bir âlimle oturan benimle oturmuş gibidir. Dünyada benimle oturanı, Allah kıyamet gününde cennette benimle oturtur.” (İanetü-t-Talibîn)    Hem Bediüzzaman Hazretleri de şöyle ifade eder: “Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalat-ı insaniyenin en büyüğü imandır. Ve iman-ı tahkikîden gelen tafsilli ve burhanlı marifet-i kudsiyedir. (Cenab-ı Hakk’ı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.) Diye ehl-i tahkik ittifak etmişler.” İLİM ÎMANA KUVVET VERİR    İşte, imanın tahkîkî olmasına belki ilme’l yakinden hakka’l yakin derecesine çıkmasına vesile olması cihetinden, ilim ve marifetin kıymet ve fazîletini ispat eder. Evet, iman taklidî veya tahkikî olur. Taklidî iman, başkasına uyarak iman etmektir. Tahkikî iman ise, ilmî delil ve burhanlara dayanarak iman etmektir. İmanın bir de icmalî ve tafsilî kısımları vardır. Akaidde zarurî olmayan meselelere icmalî olarak inanmak kâfidir. İcmalî demek, akaid ilmine kısadan, özet olarak, teferruatını bilmeden inanmaktır. Mesela Allah vardır ve bütün varlıklar O’nun varlığına delildir der; fakat varlıkların, Allah’ın varlığına nasıl delil olduklarını açıklayamaz. Meleklere inanır, fakat onlar hakkında gereken ilmî açıklamayı yapamaz. Ve hakeza imanın diğer şartlarına da böyle inanır.     Tafsillî iman ise, “Allah vardır ve birdir. Bütün varlıklar ve kâinat Allah’ın var ve bir olduğunu ispat eder.” demektir. Ve bu tarzda inanan, umum varlıkların ve âlemin, Allah’ın varlığına nasıl delil olduğunu ilmî açıklamalarla ortaya koyar. Zaruriyat-ı dinîye denilen, farz olan akaid ilmini (inanılması mecburî olan bilgileri)  tafsillî olarak öğrenmek lazımdır. Ve nitekim Üstad Bediüzzaman hazretleri de imanı şöyle ifade eder: “İman, zaruriyat-ı dinîyeyi tafsilen,  zaruriyatın gayrısını icmâlen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.” (İ.İcaz) “Hâlbuki taklidî iman çabuk şüphelere mağlub olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde çok meratib var.”     O mertebelerden ilme’l yakin: kesin bir ilimle, ayne’l yakin: kesin bir görmek ile, hakka’l yakin: kat’i bir şekilde, bizzat yaşayarak inanmaktır. Bunları bir misal ile şöylece izah edebiliriz: Bir yolda giderken görünen bir araba izi, kesin olarak o arabanın var olduğunu ilme’l yakin derecesinde ispat ettiği gibi, o arabaya yaklaşıp onu gözle görmek ayne’l yakîn olarak ispat eder. O arabaya yetişip binmek, hakka’l yakin mertebesinde varlığını gösterir. Ve buna benzer daha birçok örnek vermek mümkündür.    İlim ile marifet, imanın tahkîkî olmasına vesile oldukları gibi, ilme’l yakinden ayne’l yakin mertebesine, hatta araştırma yapan bütün ehl-i tahkikin ittifakıyla sabit olan ve şeytanın elinin ulaşıp alamayacağı imanı hakka’l yakin derecesine çıkarmaları ve imanla kabre girmeye vesile olmaları ve Hadis-i Şerifte  “Şeytan için (din ilimlerini bilen) bir fakih, bin ibâdet edenden daha şiddetlidir.” ifadesi de ilmin başta şeytan olmak üzere düşmana karşı ne derece tesirli bir silah ve sağlam bir kal’a ve kuvvetli bir zırh olduğunu gösterir.    “İşte Risale-i Nur bu câmi’ ve küllî ve yüksek cadde-i saadeti ve mirac-ı ma’rifeti (Allah’ı hakkıyla tanıma merdiveni) tefsir edip, bin seneden beri Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri (yokluk âlemleri) hesabına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı Kur’ân ve iman namına mukabele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidata (delil ve bürhanları çokça yığmaya ve getirmeye) ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i imanın imanının muhafazasına Kur’ân nuruyla vesile olsun. Hadîs-i Şerif’te vardır ki: Bir âdemin senin ile imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır. Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur. Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nevi tefekküre yetişmek içindir.” (Asa-yı Musa)    Yâ Rab! İman hakîkatlerini ve Kur’ân ilmini hakkıyla anlamayı, bütün kardeşlerimizle birlikte bizlere nasib eyle. Mahfuz olan iman-ı tahkikî ile bizleri huzuruna al. Âmin. Bi hurmeti seyyidi’l murselin.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat