“TEVÂFUK, HUSREV’İN TARZINDADIR”

“TEVÂFUK, HUSREV’İN TARZINDADIR” “TEVÂFUK, HUSREV’İN TARZINDADIR”  

“Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse mahâretini karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki; tevâfuku bozmasın! Çünki tevâfuk, var.”

BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ (RH)

Kur’ân-ı Kerîm ma‘nâ cihetiyle mu‘cize olduğu gibi, lâfız cihetiyle de mu‘cizedir. İlmiyle herşeyi kuşatan Rabbimizin, irâde ve kudret kalemiyle yazdığı kâinât kitâbının, zerreden şemse, sinek kanadından tâ semâvât kandillerine kadar istisnâsız bütün tekvînî âyetleri, israfsız, yerli yerinde, akılları hayrette bırakacak hârikulâdelikte ve acîb san’atlarla ve ma‘nîdar nakışlarla donatılmış olduğu ve çok cihetlerle kâinâtın yaratıcısının vücûduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi, Kelâm sıfatından tecellî eden Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın herbir sûresinde, herbir âyetinde, herbir kelimesinde, hattâ herbir harfinde dahi pek çok ma‘nâ ve hikmetler, müteaddid i‘câz vecihleri ve lem‘aları, nihâyetsiz kudsî sırlar ve şâyân-ı hayret yüce işâretler vardır ve bu vecihler, lem‘alar, sırlar ve işâretler ayrı ayrı ve hey’et-i umûmiyeleriyle Kur’ân’ın Kelâmullah olduğuna delâlet ederler.

 

Beyânı mu‘cize olan Kur’ân’ın her insan tabakasına ve her asra bakan bir i’câz vechi vardır. Her insan, o mu‘cizeler menbaı Kitab’da, kendi nazarına, mesleğine, meşrebine, ilmine göre farklı farklı mu‘cizeler müşâhede edebilir. Kur’ân’ın i‘câzı o kadar farklı ve çeşitlidir ki, ehl-i ma‘rifet bir velî ile ehl-i aşk bir velînin Kur’ân’dan anladıkları i‘câz aynı değildir. Meselâ, “ ‘Kulaklı tabaka’ ta‘bîr ettiğimiz âmî avam, yalnız kulakla Kur’ân’ı dinler, kulak vâsıtasıyla i‘câzını anlar. Yani der: Şu işittiğim Kur’ân, başka kitablara benzemiyor. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkinde olacaktır. Umûmun altındaki şık ise kimse diyemez ve diyememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umûmun fevkindedir.”(1)

Kur’ân-ı Hakîm’in mukaddes ma‘nâlarının zarfları olan harfleri öyle mu‘cizevî bir keyfiyettedir ki, okunduğu vakit bütün Rabbânî latîfeleri intibâha getirecek öyle lâhûtî bir musiki zuhûr eder ki, her kim insâf ile dinlese, ma‘nâlarını anlamasa dahi, işittiği kelâmın başka hiçbir kelâma benzemediğini ve ancak Mütekellim-i Ezelî olan Âlemlerin Rabbinden sudûr edebileceğini anlar. Aynen bunun gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in “gözlü tabaka”ya bakan i’câz vechi de elbette ki vardır. Yani sâdece gözü ile bakan, Kur’ân’ın deryâ gibi hakikatlerine akıl, fikir ve kalbini çevirmeyen bir ferd dahi onun nakş-ı hattını, yazılış şeklini gördüğünde diyecektir ki: “Bu, fikr-i beşer düşünüşü değildir!” Mâ‘nâ cihetiyle mu‘cize olan Kur’ân’ın vahye müstenid ve sûreler içerisindeki yerleri ve tevkifî bir sûrette yani İlâhî murâkabe ile tesbît edilen âyetlerinin mukaddes zarfları, kılıfları ve sandukçaları olan harflerinin tertîbi dahi gelişigüzel değil, ma‘ nîdâr ve hikmetli gayelere, güzel ve latîf münâsebetlere mütevakkıf ve ma‘nâsındaki i‘câza münâsib bir hârikulâdeliktedir.

“ÂYET BERKENAR”Kur’ân’ın göze bakan i’câz vechinin ortaya çıkmasında büyük hattatlarımızdan Kayışzâde Hâfız Osman Nûri Efendi’nin (vefâtı, hicrî 1311), “âyet berkenar” nâmıyla meşhur bir tarz ile Kur’ân’ı yazması mühim bir âmil olmuştur. Osman Nûrî Efendi, sayfalar için Müdâyene âyetini (2/282), satırlar için ise Kevser ve İhlâs Sûrelerini ölçü kabûl ederek Kur’ân’ı yazmış ve netîcede farklı uzunluklarda âyetler bulunmasına rağmen, her sahîfe âyetle başlayıp âyetle bitmiştir. Sayfaların bu şekilde “güzel ve muvâfık hâtimelerle” sona ermesi, elbette tesâdüfen olamaz, beşer tâkatinin fevkindeki bu nizam ve intizam, açıkça bir kasıd ve bir irâdeyi gösteriyor. Mâdem bu nizam ve intizam, Kur’ân’ın âyet ve sûrenin mikyâsıyla olmuştur, o hatta ne kadar meziyetler varsa doğrudan doğruya Kur’ân’a âiddir. Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri (1876-1960) ise, Kur’ân’ın sâdece sahîfelerinin değil, harflerinin dahi tertibli olduğuna ve Kur’ân’ın nakş-ı hattında onun Kelâmullah olduğuna kuvvetli bir delîl olan “tevâfuk” bulunduğuna dikkat çeker.

O’nun beyân ettiği gibi, herşeyde, ister küllî, ister cüz’î olsun, bir kasıd ve bir irâdenin cilvesinin olması, kâinâtta tesâdüfün hakiki olarak mevcud olmadığını gösterdiği gibi, Kur’ân’ın harfleri dahi intizamsız ve tesâdüfî değildir.

“KÂİNATTA TESADÜF HAKÎKÎ OLARAK YOKTUR!”Tevâfuk, lügatte, birbirine denk gelme, latîfâne bir âhenkle uyum içinde olma ma‘nâlarını taşır. Herşeyde, ister küllî, ister cüz’î olsun; bir kasıd ve bir irâdenin cilvesi vardır. Yani, Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Bütün bunlar gösterir ki: “Kâinâtta tesâdüf, hakiki olarak yoktur!” Esâsen bütün ilimler, kâinâttaki bu hârika nizâmın düsturları, esaslarıdırlar. Bütün bu hakikatler, tevâfuka, yani herşeyin birbirine denk gelip bir nizam ve uygunluk içinde oluşunun ma‘nâsına işâret ederler. En küçük ferdleriyle dahi bir bütünlük ve birliği muhâfaza ederek uyum içinde olma hâdisesi, yani tevâfukat; bir kelime-i vâhide (tek kelime) hükmünde olan ve âyetleri birbirine bakan Kur’ân-ı Hakîm’de dahi hârika bir sûrette vardır. “Kudsî bir şeyin zarfı ve kılıfı ârızî bir kudsiyet aldığına binâen, ve tevâfukta bir işâret-i kudsiye gördüğümüzden tevâfuk, nazarımızda mübârek olmuştur. Hem tevâfuk ittifâka işâret, ittifak ise ittihâda emâre, ittihad ise vahdete alâmet, vahdet ise tevhîde delâlet, tevhîd ise Kur’ân’ın dört esâsından en mühim esâsı olduğundan, tevâfuk nazarımızda yüksek bir meymenet almıştır. Hem tevâfuk şevki tezyid ve kelâmı tezyîn ettiğinden, nazarımızda güzelleşmiştir.”(2) diyerek “tevâfuk”u neden ehemmiyetli gördüğünü îzâh eden Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’da bulunan tevâfukların bir kısmına kendi mushafında işâretler koyar ve Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılma safahâtını şu şekilde başlatır ve der ki:

“Bu, Hâfız Osman hattıyla yazılan aynı Kur’ân’ı tedkik ettik. Başta lâfzullah olarak gayet ma‘nîdar tevâfukat-ı gaybiyeyi gördük. Ben kendi Kur’ân’ımda o tevâfukata birer birer işâret koydum. Dikkat ettik ki satırlar ve âyetler ortasındaki fâsılalar intizamsız olduğu için tevâfukatı kısmen bozulmuş. Onunla berâber bize kanaat geldi ki, tevâfuk matlûbdur. Çünki tekrâr eden kelimât üstünde tekerrürden gelen kusûru izâle edecek ziynet ve güzelliktir. Ve anladık ki sahîfe ve satırları değiştirmemekle berâber tekellüfsüz o tevâfukat-ı matlûba bir derece gösterilebilir. Ve onu göstermekle hatt-ı Kur’âniye bir zevk bir şevk uyandıracak. Ve göz ile görünecek on emârât-ı i‘câziyeden bir emâreyi izhâr etmek niyetiyle hizmet-i Kur’ân’daki arkadaşlarımı meşveret ve muâvenete da‘vet ederek, bu mes’eleyi nazarlarına arz ediyorum.” (3) “Şimdi mes’ele pek uzun olmamak için, yalnız mushaf üç nevi‘ mürekkeble, lâfzullah kırmızı, sâir tevâfukat başka renkli mürekkeble, âyetleri siyah yazdırmak emelindeyim.”(4)

LEVH-İ MAHFUZDAKİ KUR’ÂNEn yakın talebesi olan Ahmed Husrev Efendi (1899-1977) ile birlikte Hâfız Ali, Hoca Hâlid, Muallim Galib, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü, Tığlı Hakkı, Şâmlı Hâfız Tevfîk (rh) gibi çoğu ya hâfız, ya hoca, ya da hatt-ı Arabî muallimi olan talebeleri ‘Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılması hizmetinde namzed olurlar ve herbiri birer cüz yazdıktan sonra Bedîüzzaman Hazretleri netîceyi şöyle beyân eder: “Tevâfuk, Husrev’in tarzındadır. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse mahâretini karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki; tevâfuku bozmasın! Çünki tevâfuk, var.”(5)Tevâfuk O’nun kaleminde öyle hârikulâde bir tarzda tezâhür eder ki, Üstâdının ifâdesiyle: “Akıl anlasa (سبحان الله), kalb derk etse (بارك الله), göz görse (ماشاءالله) diyecektir.”(6)“Bu zât hâfız olmadığı hâlde, yazdığı iki mükemmel Kur’ân ile ve üçüncüsünü gözle görünür bir nev‘-i i‘câz-ı Kur’ân’ı gösterir bir tarzda, üç Kur’ân yazmış. Hem Kur’ân’ın gözle görünen bir nev‘-i lem‘a-i i‘câziyesine beş altı mushafta işâretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur’ânîleri mükemmel olan kardaşlarıma taksîm ettim. Bunların içinde hatt-ı Arabî-i

Kur’ân’da Husrev onlara yetişemediği hâlde, birden umûm o kâtiblere ve hatt-ı Arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabîde en mümtâz kardaşlarımızdan on derece geçti. Umûmen onlar tasdîk edip: -Evet bizden geçti, biz O’na yetişemiyoruz, dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mu‘ciz’ül Beyân’ ın ve Risâle-i Nûr’un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.”(7)İslâm târihinde ilk def‘a yazılan Tevâfuklu Kur’ân’ın rızâ-yı İlâhiye mazhar olduğunu ve samîmî ve ihlâslı bir kalemin bu şerefe mazhar olduğunu Bedîüzzaman Hazretleri’nin şu ifâdeleri göstermektedir: “Yeni yazdığımız ve inşâallah yakında da tab‘ edeceğimiz Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da bütün lâfz-ı Celâl ve lâfz-ı Rab gayet istisnâ ile ma‘nîdâr tevâfukla, muntazam sıra ile birbirine bakmaktadır. Hattâ müteaddid yerlerde ehl-i kalb ve ehl-i hakikat demişler: -Bu tarz yazı, Levh-i Mahfûz’un yazısına benziyor, diye hükmetmişler.”(8)“Asr-ı saâdetten beri böyle hârika bir sûrette mu‘cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı hâlde, Risâle-i Nûr’un kahraman bir kâtibi olan Husrev’e; “Yaz!” emri buyrulmasıyla, Levh-i Mahfûz’daki yazılan Kur’ân gibi yazılması...”(9)Nitekim Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’in esâsen meleklerin elleriyle de yazılmış olduğunu şöyle beyân buyurmaktadır: “Bilakis o, şerefli bir Kur’ân’dır.” “Levh-i Mahfûz’da (korunmuş levhalarda)dır.”(10) “(O Kur’ân, Levh-i Mahfûz’da) şerefli kılınmış, (semâda) yükseltilmiş tertemiz sahîfelerdedir. Değerli ve itâatkâr yazıcı (melek)lerin elleriyle (yazılmış)tır.”(11)

KUR’ÂN’IN ALTIN BİR ANAHTARIKabûl etmek lâzımdır ki; Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’ın hattında görünen bu latîf i‘câzı; aklı gözüne inmiş ve maddiyûnluk belâsıyla, göremediği her şeyden şübhe eder hâle getirilmiş bu asrın insanına merhametinden ihsân etmiştir. Her devrin, Kur’ân’dan hissesi vardır. Bu asırda binler ilmî hakikatlerle berâber Erhamü’r-Râhimîn’in lütfudur ki; bu şu‘le-i i‘câzı, Üstâd Ahmed Husrev Efendi’nin eliyle bizlere göstermiştir. O mübârek elin sâhibi ve bu gibi kudsî hizmetleri hakkında Saîd Nursî Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Ey Husrev! Senin yazdığın mu‘cizeli Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bu havâlîde husûsan Ramazân-ı Şerîf’de sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin tebrîklerini, inşâallah yakında tab‘a girmesiyle, âlem-i İslâm’dan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükreyle!”(12)“Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir vech-i i‘câzını, hârika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter-i hasenâtına yazdığı Kur’ân’ları okuyanların sevabları yazılan kıymetdâr Husrev!” “Mâşâallah! Bârekallah!.. Kur’ân’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Husrevî, değil yalnız bizleri, belki rûhânîleri ve melekleri sevindiriyorlar!”(13)Kur’ân-ı Kerîm’e yönelik her samîmî hizmeti bağrına basıp başı üstünde tutan aziz milletimizin dünyada ilk defa Ahmed Husrev Efendi’nin hâlis ve mübârek hattından çıkan Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’e olan yüksek alâka ve teveccühü günümüzde de artarak devam etmektedir.

RAHMET DUÂLARITevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm, ümmet-i Muhammediyenin İlâhî Kelâm’a olan muhabbet ve hürmetini tazelemek niyetiyle gönüllerdeki Kur’ân nûrunu daha da ziyâdeleştirmiştir. Şimdilerde milyonlarca dil, Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvet etmekte, milyonlarca göz, Kur’ân’ın her sahifesinde göze bakan mucizesini görerek kalplerdeki îmanlara kuvvet vermektedir… Kur’ân âşıkları, Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’in açık ve rahat okunan hattıyla daha çok ve daha doğru bir şekilde Kur’ân tilâvet etmenin manevî hazzını yaşamaktadırlar. Milyonlarca dilden, Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’in hattatı Ahmed Husrev Efendi’nin ruhuna Rahmet duâları yağmaktadır.Ve şimdi… îmân ve İslâm nimetlerinden dolayı Âlemlerin Rabbi’ne devamlı hamdedenler; Kur’ân’ın semâvî dersiyle kulluğun izzetini ve lezzetini idrak edenler hep aynı dûâyı okumaktadırlar: “Yâ Rabbi!Aklımızı, kalbimizi ve rûhumuzu Kur’ân’ın nûruyla nûrlandır! Bizi, neslimizi ve çocuklarımızı Kur’ân’ın nûruyla irşad ve onun nûruyla terbiye eyle! Hem bizleri, neslimizi ve çocuklarımızı o nûr ile yaşat ve o nûr ile huzûruna al! Âmîn!”Rumûzât-ı Semâniye, 2 a.g.e. , 22 a.g.e. , 5 a.g.e. , 9 Barla Lâhikası, 31 Rumûzât-ı Semâniye, 5 Kastamonu Lâhikası, 207 Rumûzât-ı Semâniye, 59 Asâ-yı Mûsâ, 11. Mes’ele, 78 Sûre-i Burûc, 21-22 Sûre-i Abese, 13-16Kastamonu Lâhikası, 424 a.g.e, 2 Rumûzât-ı Semâniye, 19 Rumûzât-ı Semâniye, 8 KAYIŞZÂDE HÂFIZ OSMAN NÛRİ EFENDİ (RH)Kayışzâde elhâc Hâfız Osman Nûri Efendi Burdurludur. Hayatını Mushaf-ı Şerif yazmaya vakfederek yüz altı mukaddes nüsha yazmaya muvaffak oldu. Kur’ân-ı Kerîm’i ayet-berkenar diye meşhur olan tarz ile yazarak Kur’ân hattı tarihinde yeni bir çığır açtı. Osman Nûri Efendi âyet-berkenar tarzı ile mushaf yazımında, sayfalar için Müdâyene âyetini (Bakara sûresi, 282), satırlar için ise Kevser ve İhlâs sûrelerini ölçü kabûl etti. Bu ölçü neticesinde, farklı farklı uzunluklarda âyetler bulunmasına rağmen Kur’ân’ın her sayfası âyetle başlayıp âyetle bitmekteydi. Bu tarz ile Mushaf’ın yazılması Kur’ân’ın göz ile görünecek bir i’cazının ortaya çıkmasına vesile oldu. Yüz yedinci nüshayı kerimeyi Cennet-i a’lâda ikmal etmek üzere 1311 Ramazan’ının dördüncü gecesi teravih namazını kıldırırken âlem-i âhirete irtihal eyledi. Merkez Efendi kabristanına defn olundu. Rahmetullahi Aleyh.

TEVÂFUKATIN ÇEŞİTLERİ                       ►Üstad Bedîüzzaman Hazretleri’nin, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’daki lâfzullah tevâfukatının envâı ile alâkadar bir değerlendirmesini buraya almakta fayda görüyoruz: “Lâfzullah; mecmû-ı Kur’ân’da 2806 def‘a zikredilmiştir. Bismillâh’ dakilerle berâber, lâfz-ı Rahmân 159 def‘a, lâfz-ı Rahîm 220 def‘a, lâfz-ı Gafûr 61, lâfz-ı Rab 846, lâfz-ı Hakîm 86, lâfz-ı Alîm 126, lâfz-ı Kadîr 31, Lâ ilâhe illâhû’daki Hüve 26 def‘a zikredilmiştir. Lâfzullâhın adedinde çok esrâr ve nükteler vardır. Ezcümle: Lâfzullah ve Rab’den sonra en ziyâde zikredilen Rahmân, Rahîm ve Gafûr ve Hakîm ile berâber lâfzullah; Kur’ân âyetlerinin nısfıdır (yarısıdır). Hem lâfzullah ve Allah lâfzı yerinde zikredilen lâfz-ı Rab ile berâber, yine nısfıdır. Çendan, Rab lâfzı 846 def‘a zikredilmiş. Fakat dikkat edilse beş yüz küsûru, Allah lâfzı yerinde zikredilmiş, iki yüz küsûru öyle değildir. Hem Allah, Rahmân, Rahîm, Alîm ve (لااله الا هو)’deki Hüve adediyle berâber yine nısfıdır. Fark yalnız dörttür. Hüve yerinde Kadîr ile berâber, yine mecmû-ı âyâtın nısfıdır. Fark dokuzdur. Lâfz-ı Celâl’in mecmû‘undaki nükteler çoktur. Yalnız şimdilik bu nükte ile iktifâ ediyoruz. İkinci Nükte: Sûreler i‘tibâriyledir. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasıd ve irâdeyi gösterir bir tarzda bir tevâfukatı vardır. Sûretü’l-Bakara âyetinin adediyle, lâfz-ı Celâl’in adedi birdir. Fark dörttür ki, Allah lâfzı yerinde dört Hüve lâfzı var. Meselâ; (لااله الا هو)’deki Hüve gibi. Onunla muvâfakat tamâm olur. Âl-i İmrân’da yine âyetiyle, lâfz-ı Celâl tevâfuktadır, müsâvîdirler. Yalnız, lâfz-i Celâl 209’dur, âyet 200’dür. Fark dokuzdur. Bu mezâyât-ı kelâmiyede ve belâğat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez. Takrîbî tevâfukat kâfîdir. Sûre-i Nisâ, Mâide, En‘âm, üçünün mecmû-ı âyetleri, mecmûundaki lâfz-ı Celâl’in adediyle tevâfuktadır. Âyetlerin adedi 464, lâfz-ı Celâl’in adedi 461. Bismillâh’daki lâfzullah ile berâber tam tevâfuktadır. Hem meselâ; başdaki beş sûrenin lâfz-ı Celâl adedi, Sûre-i A‘râf, Enfâl, Tevbe, Yûnus, Hûd’daki lâfz-i Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır (yarısıdır). Sonra gelen Sûre-i Yûsuf, Ra’d, İbrâhîm, Hicr, Neml sûrelerindeki lâfz-ı Celâl adedi ise, o nısfın nısfıdır (yarısının yarısıdır). Sonra Sûre-i İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiyâ, Hacc bu nısfın; nısfının nısfıdır (yarı’nın, yarısının yarısıdır).

Sonra gelen, beşer beşer takrîben o nisbette gidiyor. Yalnız bazı küsûrâtla fark var. Öyle farklar böyle makamât-ı hitâbîde zarar vermez. Meselâ; bir kısmı 121, bir kısmı 125, bir kısmı 152, bir kısmı 159’dur. Sonra Sûre-i Zuhruf’dan başlayan beş sûre, o nısf-ı nısf-ı nısfın, nısfına iniyor. Sûre-i Necm’den başlayan beş, o nısf-ı nısf-ı nısf-ı nısfın, nısfıdır. Fakat takrîbîdir.

Sonra gelen küçük beş’ler içinde, üç beş’lerin yalnız üçer aded lâfz-i Celâl’i var. İşte bu vaziyet gösteriyor ki; lâfz-ı Celâl’in adedine tesâdüf karışmamış. Bir hikmet, bir intizâm ile adedleri ta‘yîn edilmiş. Lâfzullah’ın Üçüncü Nüktesi: Sahîfeler nisbetine bakar. Şöyle ki: Bir sahîfede olan lâfz-ı Celâl adedi; o sahîfenin sağ yüzüne ve o yüz de; karşıki sahîfeye ve bazen soldaki karşıki sahîfe ve karşının arka yüzüne bakar. Ben kendi nüsha-i Kur’âniyemde bu tevâfuku tedkik ettim. Ekseriyetle gayet güzel bir nisbet-i adediye ile bir tevâfuk gördüm. Nüshama da işâretler koydum. Çok def‘a, müsâvî olur. Bazen nısıf (yarı) veyâhud sülüs (üçde bir) oluyor. Her hâlde bir hikmet ve intizâmı ihsâs eder bir vaziyeti vardır.

İsm-i Celâl ve İsm-i Rab, ekseriyet-i mutlaka ile şübhe bırakmayacak bir tarzda mühim bir tevâfuk göstermeleriyle berâber tam tamına tevâfuk etmemesi birkaç sebebden ileri gelmiştir: Bazen sahîfenin âyetlerine, bazen sahîfenin rakamına ve kısmen cüz’ün adedlerine bakar. Meselâ; birinci cüz’, birinci sahîfede; bir ism-i Celâl, sekizinci cüz’de; sekiz aded ism-i Celâl, onuncu cüz’ün başında; on aded ism-i Celâl, on birinci cüz’ün başında dahi on bir aded ism-i Celâl vardır.

Hem ism-i Celâl’in, tevâfukat-ı zâhirîden başka sırları vardır ki, o sırlara binâen bazen münâsebât-ı nısfiye (yarımşar nisbetle) tevâfuk ediyor. Bazen birer fark ile muntazaman iner veya terakki eder. Meselâ; 18. cüz’de 10, 9, 8, sonra; 10, 11, 12 geliyor. Zâhiren tevâfuk noksandır, fakat birer fark ile başka bir letâfeti katmak ile o noksanı telâfî eder. Hem bazen ism-i Celâl, ism-i Rab ile berâber sırr-ı tevâfuka bakıyorlar. Dördüncü Nükte: Sahîfe-i vâhidedeki (bir sahîfe içindeki) tevâfukattır. Kardaşlarımla üç dört ayrı ayrı nüshaları mukabele ettik. Umûmunda tevâfukat matlûb olduğuna kanâatimiz geldi. Yalnız matbaa müstensihleri başka maksadları ta‘kib ettiklerinden, bir derece tevâfukatta intizamsızlık düşmüş. Tanzîm edilse, pek nâdir istisnâ ile mecmû-ı Kur’ân’da 2806 lâfz-ı Celâl’in adedinde tevâfukat görünecektir. Ve bunda bir şu‘le-i i‘câz parlıyor! Çünki fikr-i beşer, bu pek geniş sahîfeyi ihâta edemez ve karışamaz. Tesâdüfün ise, bu ma‘nîdâr ve hikmetli vaziyete eli ulaşamaz.”(14)“Hattâ bu tevâfukat-ı gaybiye ta‘bîr ettiğimiz san‘at-ı bedîa, i‘câzın eczâyı hakikisinden değil, belki bir nevi‘ i‘câzın vazîfesini gördüğü için i‘câzın eczâsı içine dâhil olmuştur. Çünki i‘câz gösteriyor ki, Kur’ân Kelâmullahdır. Beşerin kelâmı değildir. Şu tevâfukat-ı gaybiye dahi mâdem tesâdüf işi olamıyor ve fikr-i beşerin düşünüşü değildir. O da delâlet eder ki, o kelâm gaybdandır. Beşerin sözü değildir.”(15)Her devrin, Kur’ân’dan hissesi vardır. Bu asırda binler ilmî hakikatlerle berâber Erhamü’r-Râhimîn’in lütfudur ki; bu şu‘le-i i‘câzı, Üstâd Ahmed Husrev Efendi’nin eliyle bizlere göstermiştir. O mübârek elin sâhibi ve bu gibi kudsî hizmetleri hakkında Saîd Nursî Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Ey Husrev! Senin yazdığın mu‘cizeli Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bu havâlîde husûsan Ramazân-ı Şerîf’de sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin tebrîklerini, inşâallah yakında tab‘a girmesiyle, âlem-i İslâm’dan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükreyle!”“Tevâfuk, Husrev’in tarzındadır. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse mahâretini karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki; tevâfuku bozmasın! Çünki tevâfuk, var.”Bedîüzzaman Hazretleri (rh)“Demek Husrev’in kalemi, Kur’ ân-ı Mu‘ciz’ül Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’ un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.” Bedîüzzaman Hazretleri (rh)

Döküman Arama

Başlık :

Kapat