Türk milletinin kahramanı: Husrev Altınbaşak

Türk milletinin kahramanı: Husrev Altınbaşak Türk milletinin kahramanı: Husrev Altınbaşak  

Husrev Efendi, 1931’de tam intisap ettiği üstadının en mümtaz yardımcısı olmuştur ve üstadının ifadeleriyle: “Bu zat müstesna ve şirin kalemiyle nurlardan altı yüz risaleye yakın yazmış ve vatanın her tarafına neşrederek komünist perdesi altında dehşetli ifsada çalışan anarşistliği kır(mış) ve tecavüzünü durdur(muş) ve bu mübarek vatanı ve bu kahraman milleti o zehirden kurtarmak için tesirli tiryakları her tarafa yetiştir(miştir). Türk gençlerini ve nesl-i atiyi büyük bir tehlikeden kurtarmağa vesile ol(muştur).”

Ben dava eder ve ispat ederim ki: Bu soğukta soğuk muamele gören ve millete ve vatana zararlı tevehhüm edilen ve vücutça hastalıklı bulunan Husrev; Türk milletinin manevî büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halaskârıdır ve Türk milleti onun ile iftihar edecek bir hâlis fedakârıdır.” diyordu Bedîüzzaman Hazretleri. Nasıl demesin ki! Millet ve memleketin selameti noktasında her şeye rağmen davasına sahip çıktığı çileli hayatının en yakın omuzdaşı Husrev Efendi olmuştur her zaman. Hem Husrev Efendi, varisi olduğu malının hemen hemen hepsini ve çile içinde geçen ömrünü, -üstadıyla beraber- bu milletin selameti için fedâ etmekten hiçbir zaman kaçınmamıştır.

 

MİLLÎ KAHRAMANLIKMilletin gerçek kahramanları, milleti millet yapan değerlere sahip çıkan insanlardır. Millet; din, dil ve vatan temel değerlerinde birleşen topluluklara verilen isimdir. Her kim, dinine, diline ve vatanın bölünmez bütünlüğüne –hepsine birden eş zamanlı olarak- sahip çıkıyorsa, ancak o zaman milletinin kahramanıdır. Televizyon dizilerinde verilmeye çalışılan kahramanlık kavramları, faydadan çok zarar verecek türdendir. Zira kahramanlık, bizim haricimizdeki her şeyi düşman veya hain görmek demek değildir.  Türkler İslâm’la şereflendikten sonra, İslâm’ın en mümtaz taşıyıcıları olmuşlardır. İslâm’a sahip çıktıkları nispette değer kazanmışlar ve bütün dünya Müslümanlarının abisi hükmünde olarak hilafeti deruhte etmişlerdir. Türklüklerini İslâm’a kale yapmışlar, Osmanlı Devleti şahs-ı manevîsi altında muazzam bir organizasyon gerçekleştirmişlerdir. Bu organizasyonda tüm insanların, dinlerin ve dillerin hukuku muhafaza edilmiştir. İslâm’ın saadet halini dünya, bir kez de Osmanlı Devleti’nin şahsında görmüştür.  Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, bu mevzu ile alâkalı olarak şöyle diyor: “Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emeviler’in son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Arap’tan Acem’e doğru geçmiş, hadîs-i şerîfin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslâm’a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş; Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır. Şu halde «Ebnâ-i Fâris» hadisinin delaleti ve İstanbul’un fethi ile ilgili hadisin açıklığı ve ‘Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder ve katından bir emir getirir.’ (Maide, 5/52) ilâhî vaadinin mutlak oluşu ve işareti ile Türkler de, müjdesine girmişlerdir. Demek ki, onlar da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrâna doğru giderlerse yerlerini Allah’ın göndereceği diğer bir topluma terketmeye mecbur olacaklardır.” (1)  HUSREV, TÜRK MİLLETİNİN VE BU VATANIN BİR HALASKÂRIDIRHz. Ali (kv), bütün İslâm tarihi boyunca İslâm’a zarar verecek manevî iki büyük hadiseden bahseder. (2) Birincisinden daha büyük ve tehlikeli olan ikinci hadise, 1900’lü yılların ikinci çeyreğine rastlamaktadır. 1800’lerden itibaren tecdit hareketlerinin başlamasıyla, bütün alem-i İslâm’ın abisi hükmünde olan Osmanlı, nazarını Avrupa’ya çevirmiş, terakki ve tekamülün Avrupa’ya benzemek olduğu yanlışına kapılmıştır. “Alış-verişi” onlar gibi olmak zannıyla karıştırmak bu millete çok pahalıya mal olmuştur. Tekâmül ve ilerleme hırsı, bize âit ne varsa alıp götürmüştür adeta. Özellikle de harf ve lisanımızın değişmesiyle, millet olmanın temelindeki unsurlardan en önemlisi kaybedilmiştir. Bütün nazarlar düşmandan kurtulmaya odaklandığı 1922’li yıllarda ise, dine zarar verecek efkarın toplum içerisinde hızla yayılıyor olması gözlerden kaçırılmıştır. Millet olmak, düşmandan kurtulmakla eşdeğer kabul edilmiştir. O gün bu gündür –politik, siyasi, vatanperverlik adına- milliyet, İslâm’dan önde tutulur olmuştur.   Halbuki hakiki milliyetimiz İslâmiyetimizdir. İslâmiyetini kaybeden Türk topluluklarının, Türklüklerini de kaybettikleri vakıadır. (Budizmi kabul eden Tabgaçlar,  Museviliği kabul eden Hazarlar ve Hunlar gibi.) İşte Husrev Efendi, 1931’de tam intisap ettiği üstadının en mümtaz yardımcısı olmuştur ve üstadının ifadeleriyle: “Bu zat müstesna ve şirin kalemiyle nurlardan altı yüz risaleye yakın yazmış ve vatanın her tarafına neşrederek komünist perdesi altında dehşetli ifsada çalışan anarşistliği kır(mış) ve tecavüzünü durdur(muş) ve bu mübarek vatanı ve bu kahraman milleti o zehirden kurtarmak için tesirli tiryakları her tarafa yetiştir(miştir). Türk gençlerini ve nesl-i atiyi büyük bir tehlikeden kurtarmağa vesile ol(muştur).” (3)   EY TÜRK MİLLETİ!Bugün var olmaktan bahsedebiliyorsak bu manevî kahramanlar ve hizmetleri sayesinde olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım. Bilelim ki, herbir eşyanın bir ismi, bir tanımı ve vazifesi vardır. Milletlerin isimlerinin, tanım ve tanınma için olduğunu Kur’an söylüyor. Vazifelerine gelince: Bazıları vazifelerini bitirir, kullanılmayan eşyaların bir köşeye kaldırıldığı gibi, tarih olur gider. Bazılarının vazifeleri ise, devam eder; isimleri, dahil oldukalrı şahs-ı manevî içerisinde ebediyen yaşar.   Kaderin ve tarihin ve daha bir çok unsurun, Türk Milleti’nin omuzuna yüklediği İslâm’a hizmet vazifesinin elan devam ettiği aşikardır. Bu millet sadece kendisine değil, bütün insanlığa hizmet edecektir inşaallah. Bu da herkesi kuşatan ve kucaklayan bir nazar ve sistemle olmalıdır ki, o da ancak İslâmiyet’tir. Ve bu vazifeyi bu zamanda en mükemmel surette yapan, Risâle-i Nûr’dur.  Evet, bütün hayatını bütün dünyanın selametine vesile olacak bir hizmete vakfeden ve bütün ömrünce hiç tereddütsüz, Allah için insanlığın selametine sarfeden bu isimsiz hakiki kahramanlar, elbette ki hatırlanacak, hizmetleri herkes tarafından bilinecektir. Hazineyi uzakta aramaya gerek yok. Motivasyon istiyorsanız, işte Çanakkale. Hedef istiyorsanız, Allah’ın rızasından gayrısı yalan. Kudret istiyorsanız, kalbinize bakınız. İmanınınzın üstündeki külleri üfleyiniz. Sizler Allah’ın kullarısınız. Herbiriniz -müslüman olmak kaydıyla- dünyalara bedelsiniz.Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c: 8, sh: Geniş bilgi için: Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi Mecmuası, 18. Lema, sh: 132Said Nursi, Şualar II Mecmuası, sh: 547AHMET HUSREV ALTINBAŞAK HAZRETLERİ (RH)1899 yılında Isparta’da dünyaya geldi. İdâdi mektebini bitirdikten sonra, teğmen rütbesiyle Batı Cephesinde Kurtuluş savaşına katıldı. 1931 yılında Bedîüzzaman Hazretleri ile tanışması, hayatının en büyük dönüm noktası oldu. 1926 yılında sürgün olarak Isparta’ya gelip Barla’da ikamet etmekte olan Bedîüzzaman Hazretleri ile tanıştıktan sonra, artık hayatını îman ve Kur’ân dâvâsına vakfederek Onun en sâdık talebesi, ve en samimi dava arkadaşı olmuştu. O yıllarda, Kur’ân-ı Kerîm’in tevâfuklu olarak yazılması vazifesi açılmış, ve bu büyük vazife on kişi içerisinde kendisine tevdî edilmişti. Husrev Efendi, üzerinde kırk sene çalışarak, Kur’ân-ı Kerîm’i dokuz defa yazdı. O, aynı zamanda, kaleminden nurlar saçan, yorulmaz bir Risâle-i Nûr Kâtibi idi. Hayatı, Üstadının hayatı gibi çilelerle dolu geçti. Eskişehir (1935), Denizli (1944), Afyon (1948), Isparta (1960), Eskisehir (1971) tevkif ve mahkemeleri ile Bursa, Bergama, İzmir ve Buca cezaevlerinde yedi yıl hapis yatmıştı. Husrev Efendi, çile ve mücadele dolu bir hayat sonunda, 1977 yılı Ramazan ayında, 19 Ağustos’ta İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.Geride, yazdığı Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm, yazdığı binlerce nüsha Nur Risâleleri yanında, yetiştirdiği çok sayıda talebeleri gibi büyük eserler bıraktı. Allah Ondan razı olsun! Sahip olduğu iman şuuru ve ihlâstan bizleri de nasipdar eylesin! (Âmîn)İngiliz kralı, sömürgeler bakanına sorar: “Sence sömürgeler mi önemlidir, yoksa donanma mı?” Bakan, “donanma” diye cevap verir. “Zira sömürgeler kaybedilebilir, fakat donanmanız varsa yeni sömürgeler elde edebilirsiniz.” Kral bu kez, “Peki, asker mi önemlidir, donanma mı?” diye sorar. Bakan, “Asker daha önemlidir. Çünkü, donanma harap olup eskiyebilir, fakat askeriniz olursa yenisini inşa etmek mümkündür.” der. Kral son olarak: “Asker mi önemlidir, Şekspir mi?” der. Bakan hiç tereddüt etmeden “Şekspir” diye cevap verir. Kral “neden?” der. Bakan: “Çünkü askerleriniz ölebilir, kaybolabilir. Fakat elinizde Şekspirinki gibi bir eser olursa, İngiliz ruhuna uygun yeni askerler yetiştirebilirsiniz” diye cevap vermiştir.Halbuki hakiki milliyetimiz İslâmiyetimizdir. İslâmiyetini kaybeden Türk topluluklarının, Türklüklerini de kaybettikleri vakıadır.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat