İşimiz duâya kaldı (!)

İşimiz duâya kaldı (!) İşimiz duâya kaldı (!)   Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri bir gün bir talebesiyle Üsküdar’dan karşıya geçmek için kayığa binerler. Dalgalı boğaz sularından sağa sola yalpa yapan kayığa sıkıca yapışan talebe biteviye “Şu küpeşte olmasa halimiz ne olurdu” diye mırıldanır. Hazret: “Korkma evladım!” dese de, o yine aynı sözleri sarf edip küpeşteyi daha bir sıkı kavrar. Nihayet karaya çıkarlar. Talebe ayakları yere basınca “Oh! Elhamdülillah” der. Bu arada yanına yanaşan Hüdâyî hazretleri: “Bak evladım! Artık ölümle aramızda küpeşte de yok!” demekten kendisini alamaz. Güneşin etrafındaki hızı, saniyede 3060 km. olan şu dünya gemisindeki bizler nereye tutunmalıyız acaba?!

Elhamdülillah!” Şu cümleyi sarfeden kişi, hakikaten bu sırra vâkıf olabilmişse ne mutlu ona. Fakat maalesef hayatımızda pek çok yanlışlar olduğu gibi, kullandığımız cümlelerimiz de tutup kaldırılabilir cinsten olamamakta bazı zaman.

Bir amca şöyle söylüyordu: “Evladım işimiz duâya kaldı!” “Doğru,” dedim. “İşimiz duâya kaldı.” Lakin biz hiçbir zaman duâdan hariç olmadık ki. Sadece tanımlama ve anlama yanlışlarımız vardı ortada. Eğer Rabbimizi hakkıyla dinleyip, idrak edebilseydik “(Ey Resûlüm!) De ki: Eğer duânız olmasa, Rabbim size niye ehemmiyet versin?” emrine rağmen bu ve benzeri cümleleri sarf etmekte fazlaca cesur olamazdık zannederim.Rabbimiz Zariyat Sûresi 56. ayette, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet (kulluk) etsinler diye yarattım”  buyuruyor olması ve Efendimiz (asm)’ın da “Duâ ibâdetin özüdür.”, “Duâ ibâdetin en büyüğüdür.” “Duâ ibâdetin ta kendisidir.” ve benzeri tavsiye ve emirleriyle anlaşılıyor ki, işimiz hiçbir zaman duâdan hariç değildir. Zira Allah, “İnsanı çok dairelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. Hem en küçük ve en hakîr bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar, insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duâdır… Öyle ise, çocuğun eli yetişemediği bir şeyi pederinden ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbisine iltica eder ve Hâlıkından (yaratıcısından) ister.”İnsanın âciz ve fakir bir fıtrat üzere yaratılmış olması, onu şiddetle duâya muhtaç kılmaktadır. Duâ, insan için ehemmiyetlidir. Çünkü duâsı olmazsa, kendisi ehemmiyetsizdir. Her insan hayatına -geriye dönük olarak- tefekkürî bir seyahat gerçekleştirse görecek ki; hiçten, yoktan, ancak birisinin var etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır. Benim diyebildiği hiçbir şeyi olmadan gelmiştir dünyaya. Fakat şaşılacak olan şu ki, tamamen yabancı olduğu dünyada, sanki etrafındaki herkes onu tanıyormuş gibi hareket etmektedir. Kendisine lazım olan ve olacak şeyler hâzır edilmişlerdir. Güneş, her sabah kendisi için doğmaktadır. Dünya, onun için süslenmiş süper donanımlı bir seyahat gemisi hükmündedir.İşte tam bu makamda insan, hâmisini aramakta ve görmediği, tanımadığı varlığa karşı alâka peyda etmektedir. Hayat yolculuğu devam ettiği müddetçe de, karşılaştığı her durumda hep en yakınında bulduğu hâmisinin, aslında kendisine ait her şeyin asıl sahibi olduğunu fark etmektedir. Hayat… Evet hayatı veren O zâttır. Ve hayata lüzumlu olan her şeyi veren yine O zâttır. Ya ölüm… Ölümü de veren yine aynı zâttır. Ve ölümle beraber karşılaşılacak bütün hallerde lazım olacak ihtiyaçları bildiren, ölümle kapanan perdenin arkasından daha güzel bir hayatı verecek, yine o zâttan başkası değildir.Anlatılır ki: Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri bir gün bir talebesiyle Üsküdar’dan karşıya geçmek için kayığa binerler. Dalgalı boğaz sularından sağa sola yalpa yapan kayığa sıkıca yapışan talebe biteviye “Şu küpeşte olmasa halimiz ne olurdu” diye mırıldanır. Hazret: “Korkma evladım!” dese de, o yine aynı sözleri sarf edip küpeşteyi daha bir sıkı kavrar. Nihayet karaya çıkarlar. Talebe ayakları yere basınca “Oh! Elhamdülillah” der. Bu arada yanına yanaşan Hüdâyî hazretleri: “Bak evladım! Artık ölümle aramızda küpeşte de yok!” demekten kendisini alamaz. Güneşin etrafındaki hızı, saniyede 3060 km. olan şu dünya gemisindeki bizler nereye tutunmalıyız acaba?!Bir parça fen bilgisi okuyan bir insan, şu gözümüze sınırsız gelen evrene baksa, elbette hayretler içinde kalacaktır. “Nasıl olur da bunca büyüklükteki bir kâinat, bu kadar muntazam idare ediliyor? Şu koca kâinatı idare eden zatın, kainatta nokta kadar yer işgal eden ‘ben’den habersiz olması mümkün mü?” demeye kendisini mecbur bilecektir. Ve kendisindeki aczin de farkında ise, bütün varlığıyla her şeyi O zâttan isteyecektir. Çünkü verecek ancak O zâttır. Verecektir, zira vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi. Mühim olan, istemeyi bilmektedir.“İyi de oğul” dedi amca, “Her istediğimiz olmuyor ki.” Ben de ona bir fıkra anlattım. Bir gün adamın birisi hocaya gider ve ineğinin süt vermediğini, bunun için kendisinden muska istediğini söyler. Hoca da “Anlat bakalım ineğe ne veriyorsun?” der. Adam “Talaş, su” diye cevap verir. Bunun üzerine hoca bir kâğıda “İneğe her gün saman, yem ve su vereceksin” yazar ve adama, “bu reçeten bu da muskan” diye iki kâğıt verir. Adam muskayı ineğin boynuna asar. Önüne de yem, saman ve su koyar. Kısa zamanda ineğin bolca süt verdiğini gözlemler ve hoca kuvvetli duâ yazmış, hele bakayım muskada ne yazılı diye merak edip açar. Muskada: “İneğe talaş verirsen, zor süt alırsın” yazmaktadır.Bizler duâyı, sadece elimizi açıp “Yâ Rabbi şunu ver, bunu ver” demek olduğunu zannetmemizdendir ki, istediğimiz neticeleri her zaman alamamaktayız. Hâlbuki duânın nevleri vardır. En tesirli duâlardan birisi de, kulun, istenilen şeyin gereklerini yerine getirme duâsıdır ki, buna fiilî duâ denilir. Eğer insan bu noktada bazı şeyleri eksik bırakıyorsa, duâsı da hep eksik olacaktır. Sonra da güya son âna kadar her şeyi kendisi yapmış da, netice alamayınca işi duâya kalmış, gibi konuşacaktır. Unutulmamalıdır ki, dili veren Allah (cc) olduğu gibi, eli veren de O’dur. Bizim isteklerimiz doğrultusunda yaratan, ancak Allah’tır. O’ndan başka hiç kimse varlık sahasına hiçbir şey çıkaramaz. Allah’ın bizlere verdiği istidatlar birer duâdır. İhtiyaçlar birer duâdır. Çaresiz kaldığımız durumlar duâdır. Çalışmalarımız duâdır. Lisanımızla istediklerimiz de duâdır. Bütün bunların neticesini veren ise, Allah’ın kudretidir. Bizler ne yaparsak yapalım, Allah istemezse o şey olmaz, vücuda gelmez. Demek insan vazifesini yapacak, Allah’ın vazifesine karışmayacaktır. Sadece bütün duâ lisanlarıyla istemesini bilecek, sonrasını Allah’a havale edecektir ve neticeyi verenin Allah olduğunu bilecektir.

Nükte

İslâm’ın ahir zamandaki en mühim kahramanı olan Bediüzzaman Hazretleri, bir gün talebesi Şamlı Hafız Tevfik ile Çam Dağı’ndadırlar. Bediüzzaman Hazretleri Çam Dağı’nda talebesine, Onuncu Söz isimli Haşir Risâlesi’ni yazdırmıştır. Risâle bittiğinde, “Elhamdülillah! Küfrün belini kırdık” deyince, talebesi Şamlı Hafız Tevfik, “Şaşarım aklınıza üstadım. Dağ başında bir risâle yazdınız, küfrün belini kırmaktan bahsedersiniz. Hâlbuki İstanbul’da harıl harıl dinsizlik kitapları basılmaktadır” der. Üstad Hazretleri de, “Ben senin aklına şaşarım ey Şamlı! Biz vazifemizi yaparız, Allah’ın vazifesine karışmayız” diyerek, kulun tavrının nasıl olması gerektiğine, nebevî bir tavırla, harika bir cevap vermiştir. 

Öyle ise, çocuğun eli yetişemediği bir şeyi pederinden ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbisine iltica eder ve Hâlıkından (yaratıcısından) ister.

En tesirli duâlardan birisi de, kulun, istenilen şeyin gereklerini yerine getirme duâsıdır ki, buna fiilî duâ denilir.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat