Eline sağlık Ali Usta!

 Eline sağlık Ali Usta! Eline sağlık Ali Usta!

 Günün bazı saatlerinde, dükkânı çırağına bırakır; yakınlarındaki bir kursun Kur’ân talebelerinin yemeğini yapardı. Kur’ân talebelerine hizmet etmek, Kur’ân’a hizmet etmekti onun için.

Selamünaleyküm Ali Usta!- Ooo aleykümselam Celal Bey kardeşim. Yâ Hû! Nerelerdesin? Yüzünü gören cennetlik. - Bu aralar imtihanlarım vardı. Pek bir yere çıkamadım. Bugün biraz nefes alayım dedim. - Hay Allah razı olsun. Benim de bugün bir yardımcıya ihtiyacım vardı.- Hayırdır bugün ne pişireceksin?

- Yooo! “Pişireceksin?” değil; beraber pişireceğiz. - Dur tahmin edeyim: Türkistan pilavı.- Doğru bildin ama vaktimiz az. Hadi ellerini yıka da yardıma gel bana.

Ali Usta, uzun boyu, iri vücudu, kalın parmakları, gür saçları, ve kalın kaşlarının altında simsiyah gözleriyle tam bir Malatyalı idi. Hoş, annesi vefat ettikten sonra Malatya ile hiçbir ilgisi kalmamıştı. Otuz yıl geçirmişti İstanbul’da. Neredeyse yarım ömür.

Küçük bir nalbûriye dükkânından elde ettiği geliriyle orta halli bir hayatı vardı. Günün bazı saatlerinde, dükkânı çırağına bırakır; yakınlarındaki bir kursun Kur’ân talebelerinin yemeğini yapardı. Kur’ân talebelerine hizmet etmek, Kur’ân’a hizmet etmekti onun için. İstanbul’a geldiği yıllarda çalıştığı bir lokantada öğrendiği yemekleri yapar, yaparken kendinden geçer, bambaşka dünyalara dalardı. Özellikle evlerinden uzakta olan talebelerin özlediği yemekleri seçer, sonra da yemeklerini gençlerin beğenilerine sunardı. Bu işi keyifle yaptığı için ona hiç ağır gelmediği gibi, yanına onu izlemeye gelenler bile olurdu. Mutfakta çok disiplinli çalışılır, pirinç tanelerine varıncaya kadar hiçbir şey israf edilmezdi. Önceki günden kalan yemekler ısıtılıp evvelce yenir sonra yeni yemeğe başlanırdı.

- Evet ustacığım ben hazırım.- Poşetin içinde havuçlar var. Onları soy da doğramaya başla! Aman iyice yıkamayı ihmal etme!- Amma yaptın be Ali Usta! Sanki ilk kez yapıyorum. - Hadi hadi sallanma bak et kavruldu bile.- Şu pilavı bu sefer bana da öğretsen. Duymayan kalmadı bunun lezzetini.

- Yemek yapmak kolaydır Celal’im. Amma sevmek lazım yaptığın işi. Öncelikle nîmeti incitmeyeceksin. Nîmeti incitmek yani israf, Yaradan’a hürmetsizlik olur. Sen işine Besmele ile başla, duâyı da unutma ki bereketli olsun. Bizim pilava gelince… Eti kavur, soğanı ve havucu ekle. Suyunu salsın. Suda beklettiğin pirinci üstüne yay. Tuzunu, suyunu ver. Kısık ateşte bir saat pişsin. Al sana Türkistan Pilavı. Bazıları sarımsak, ayva falan da koyar ama bizim gençler sevmiyor.

- Oldu olacak miktarlarını da söyle ki; târifin tam olsun.

- Hepsinden karârı kadar. Bir kilo et ama kuzu eti, bir kilo pirinç, bir kilo havuç, bir baş da soğan. Bu malzemeden on kişiye pilav çıkar.- Sen kaç kişilik yapıyorsun.- Otuz.

- Beni de sayıyorsun değil mi? Bu akşam ben de buralıyım artık.El birliğiyle işe koyuldular. Bir taraftan birbirlerine takılıyorlar, diğer taraftan işlerini yapıyorlardı. Etin suyu havucun lezzetine karışıp, buharıyla pirinçler kabarırken müthiş bir koku bütün mahalleyi dolduruyordu. İşler yolunda gittiği zamanlar değmeyin Ali Usta’nın keyfine. Yanık sesiyle bir de ilâhî söylerdi ki; dinleyenlerin ruhları, karınlarından önce doyardı.

“Gül yüzünü rüyamızda görelim Yâ Resûlallah,Gül bahçene dünyâmızda girelim Yâ Resûlallah.”

Akşam ezanıyla birlikte Ali Usta kurstan ayrılıp dükkânına doğru yola koyuldu. Celal’i de sıkı sıkı tembihledi. “Kardeşler bu fakiri de duâda unutmasınlar.”

Servisi talebeler kendileri yapıyorlardı. Tencerenin üzerine büyükçe bir tepsi koyup ters çevirdiler. Mâşâallah… Eline sağlık Ali Usta. Altta pirinç, üstünde havuç, onun üstünde de ilik gibi pişmiş et parçaları. Eh hadi afiyet olsun!

Önceki günden kalan yemekler ısıtılıp evvelce yenir sonra yeni yemeğe başlanırdı.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat