Her dem duâ

Her dem duâ Her dem duâ   İnsanın yaradılış sebebi ve asıl vazifesi, Allah’a iman ve duâdır. İman duâyı lüzumlu kıldığı gibi, insanın fıtratı da Allah’a yalvarmaya şiddetle ihtiyaç gösterir. Cenab-ı Hakk dahi “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var” meâlndeki fermanıyla insanın sebeb-i kıymetinin duâ olduğunu bildirmektedir. Hem meâlen “Bana duâ edin size cevap vereyim” buyurmakla bizlere duâyı emretmektedir. Duâ; bir ubûdiyettir, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Dünya ve ahiret saadetinin vesilesidir, cesaretin kaynağıdır, ruhun ve kalbin ve aklın rahatıdır.Ahiret hayatını esas tutup; şu dünya hayatını ona vesile yapmaktır, emaneti hakiki sahibine teslim etmektir. Fâni ömrü bakîleştirmektir, fâni dünyanın bekasız ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve sersemlikten kurtulmaktır, insanın dertlerine tiryak gibi bir ilaçtır.İnsan iman ve duâ ile hakiki insan olur ve gerçek mutluluğu elde eder. Evet, insanın iman ve duâ için yaratıldığı, fıtratı ve manevi cihazlarından anlaşılıyor. Hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, bu meseleye açık ve kesin bir delil teşkil eder.Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün hayat şartlarını ve kâinatla olan münasebetini ve hayat kanunlarını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidarı ve iş yapma melekesini, serçe ve arı gibi bir hayvan yirmi günde tahsil eder, yani ona ilham olunur.İNSANIN ASIL VAZİFESİ DUÂDIRDemek, hayvanın asıl vazifesi ilim öğrenerek terakki etmek değildir ve aczini göstermekle yardım istemek, duâ etmek değildir. Belki vazifesi, istidadına göre amel etmektir, fiilî bir ubûdiyettir. İnsan ise, dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahildir; hatta yirmi senede tamamen hayat şartlarını öğrenemiyor. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf olarak dünyaya gönderiliyor ve iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; insanların yardımıyla ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki insanın fıtrî vazifesi ilim öğrenerek olgunlaşmaktır, duâ ve ubûdiyettir.Yani “Kimin merhametiyle böyle hikmetli bir şekilde idare olunuyorum?Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir ve binden ancak birisine eli yetişmediği ihtiyaçlarına dair bütün ihtiyaçları karşılayan Cenab-ı Hakk’a acz ve fakr diliyle yalvarmaktır ve istemek ve duâ etmektir. Yani aczin ve fakrın kanatlarıyla ubûdiyetin yüksek makamına uçmaktır. Demek insan bu âleme ilim ve duâ vasıtasıyla kemale ermek için gelmiştir. Hem insan yaratılış itibarıyla gayet zayıftır. Hâlbuki her şey ona ilişir, onu üzer ve acı çektirir. Hem gayet acizdir. Hâlbuki belaları ve düşmanları pek çoktur. Hem gayet fakirdir. Hâlbuki ihtiyaçları hadsizdir. Hem tembel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın yükü pek ağırdır. Hem insaniyet, onu kâinatla alâkadar etmiştir. Hâlbuki sevdiği ve ünsiyet ettiği şeylerin ayrılığı, sürekli onu incitiyor. Hem akıl, ona yüksek hedefler ve bâki meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, sabrı kısadır. İşte bu vaziyetteki bir insanın asıl fıtrî vazifesi, imandan sonra, duâdır. Duâ ise ubudiyetin esasıdır. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir isteğini elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani ya fiili ya sözlü, acz diliyle, bir duâ eder, isteğine kavuşur. Öyle de insan bütün canlılar âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Bunun için Cenab-ı Hakk’ın dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir.Ta ki arzuları yerine gelsin ve nimetin şükrünü eda etsin. Yoksa bir sinekten bağırıp çağıran ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kendi gücümle bu itaati mümkün olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acîp şeyleri emrim altına alıyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin asıl fıtratına zıt olduğu gibi, şiddetli bir azaba da kendini müstahak eder.Evet, ol dediğinde her şey olan, yerlerin ve göklerin yaratıcısı, âlemlerin sultanına acz diliyle dayanan bir insanın ne korkusu olabilir? Zira en dehşetli bir musibet karşısında Allah’tan geldik ve yine ona döneceğiz deyip tam bir kalp istirahatıyla merhametli Rabb’ine itimat eder.Hem, bütün yeryüzünü bir nimet sofrası yapan ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen sonsuz cömert bir zâtın misafirine fakr ve ihtiyaç nasıl elim ve ağır olabilir?İnsan Allah’a dayanıp, iman ve duâ ile teslim olmazsa, vicdanı daima azap içinde kalır. Neticesiz yorgunluklar, elim elemler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder. Allah’ım, kalbimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Allah’ım, Sana karşı ‘fakr’ımızla bizi zengin kıl; Senden istiğna ile bizi fakir düşürme. Biz kendi havl ve kuvvetimizden teberri edip Senin havl ve kuvvetine ilticâ ettik, Sen de bizi Sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize terk etme. Bizi hıfzınla koru. Bize ve erkek-kadın bütün ümmet-i Muhammed’e rahmet et. Âmin.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat