Risâle-i Nûr’un âhiret inancını isbâtı ve haşrin delilleri

Risâle-i Nûr’un âhiret inancını isbâtı ve haşrin delilleri Risâle-i Nûr’un âhiret inancını isbâtı ve haşrin delilleri  

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız!Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menba’larını göster.Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet.Bizi bu çöllerde mahvettirme.Bizi huzuruna al.Bize merhamet et.Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir.Bizi zeval ve teb’îd ile tazib etme.Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başı boş bırakıp i’dam etme.”

 

Öldükten sonra insanların yeniden haşredileceğine ve kıyâmetle yıkılan kâinatın âhiret gününün gelmesiyle Cennet ve Cehennem şeklinde yeniden bina edileceğine inanmak; elbette bu icraatları yapacak olan Cenâb-ı Allah’ın varlığına katiyyen inanmak ile mümkün olabilir.Fakat bu da tek başına yeterli değildir. İkinci olarak haşri yapacak olan yüce yaratıcının nasıl bir Zât olduğunu iyice bilip anlamak gerekir. Çünkü O’nu tanımazsak âhiret âlemini yaratcağına neyle karar verebiliriz? Öyle ise Allah hakkında öyle bir ders verilmeli ki bu dersi alan kişi böyle güzel sıfatlara sahip bir Allah elbette ölümle bir daha dönmemek üzere yok olup gitmemize asla müsaade etmez ve bu kâinat asla o Sultan-ı Ezelî’nin daimi bir saltanat merkezi olamaz. Muhakkak ölüp gidenler başka daimi bir aleme göçüyorlar diye kanaat etmelidir.RİSÂLE-İ NÛR’UN AHİRET AKÎDESİNE HİZMETİÖldükten sonra dirilmeye yani haşir ve âhiret gününe iman etmek imanın altı şartından biridir. Altı erkân-ı imâniye içerisinde Allah’a ve âhiret gününe inanmak fevkalde ehemmiyetleri sebebiyle imanın iki kutbu olarak isimlendirilmiştir. Çünkü bütün hakîkatleri, güzellik ve kemâlatları gerçek ve kıymetli kılan ‘Bu kısa dünya hayatının arkasından bâki bir âhiret hayatının gelmesidir.’İnsanların âhirette ebedî bir saadet hayatı yaşayabilmeleri ancak o hayata iman etmeleri ile mümkün olduğu gibi dünyada dahi gerçek huzur ve mutluluğun tek yolu Allah’a ve âhiret gününe iman etmekten geçer. Hal böyle iken, bir iki asırdır dünya çapında etkili olan dinsizlik cereyanları, âhiret hayatının inkârına gitmişler, sekülerizm denilen bir felsefeyi yani dünya hayatından ibaret bir hayat anlayışını her tarafa yaymışlardır. Bu cereyanın etkileri başta memleketimiz olarak bütün âlem-i İslâma da ulaşarak pek çok kimselerin imanlarını kaybedip ebedî hayatlarının mahvolmasına ve toplumda imanların zayıflamasıyla ahlâkın ciddi mânâda zedelenmesine sebep olmuştur. İşte geçen asrın ilk çeğreğinde bu dinsizlik ve âhireti inkâr fikirleri memleketimizi sarsmaya başladığı bir zamanda Üstad Bediüzzaman (rh) ehl-i imanın imdadına yetişmiştir. İlk olarak haşir ve âhireti ispat eden Onuncu Söz Risâlesi’ni 1926 yılında Barla’da telif etmiştir. Kur’ân’dan ilhamen ve yüzden fazla âyetlerden süzülen damlalarla yazıldığını söylediği bu risâle, haşir ve âhireti çok kuvvetli ve kat’i delillerle isbat etmiştir. Delillerin kuvvetine işareten Üstad Hazretleri Onuncu Söz hakkında “Risâle-i Nur’un bir güneşi” demektedir. İslâm tarihi boyunca, âhiret akidesi aklî delillerle ispatı çok müşkil naklî bir mesele kabul edilmiştir.Yani Kur’an ve hadiste nakledildiği için iman edilen bir mesele olarak kabul edilirken, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla bu inkârcı asırda çocukların bile anlayabileceği bir açıklık ve vuzuh ile ispat edilmiştir. Bu konuda Hz. Üstad şunları söyler: “İbn-i Sina gibi bir dâhî-yi hikmet, [ الحشر ليس على مقاييس عقلية ]demiş. ‘İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez’ diye hükmetmiştir. Hem bütün ülema-i İslâm: ‘Haşir, bir mes’ele-i nakliyedir, delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez.’ diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye (aklen herkesin çok rahat kavrayabidiği bir mesele) hükmüne geçemez. Kur’ân-ı Hakîm’in feyziyle ve Hâlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünki imanımızın kurtulmasına kâfi gelir. Fehmettiğimiz (anladığımız) miktarına memnun olup tekrar mütalaa ile izdiyadına (arttırılmasına) çalışmalıyız.” Bu hârika risâle, harf inkılabından iki sene evvel İstanbul’da Kur’ân harfleriyle basılarak her tarafa neşredilmiştir. O devirde açıktan açığa “âhiret diye bir şey yoktur” diyerek propoganda yapmaya hazırlanan ehl-i dalaletin bu risâleyi ve çok kuvvetli delillerini görmeleri üzerine “Artık bu fikri kabul ettiremeyiz” diye vazgeçtiklerini Üstad, Rumuzât-ı Semâniye isimli risâlesinde beyan etmektedir. Haşir konusunda sadece Onuncu Söz’ü yazmakla kanaat etmeyen Üstad Bediüzzaman Yirmi Dokuzuncu Söz ve Yedinci Mesele gibi birkaç risâle daha yanında, yüz otuz parça olan Nur külliyatında hemen her vesile ile kıyâmetin, haşir ve âhiretin, cennet ve cehennem hayatının isbatına dair çokça bahisler açmıştır. Pek çok farklı farklı cihetlerden âhirete imanın yüzlerce delillerini ortaya koymuştur. Bu sayede yüz yılın başında çok kuvvetlenmiş olan imansızlık cereyanı zayıflayarak gerilemiş ve şu an açıktan açığa Allah’ı ve âhireti inkâr etme cesaretleri kalmamıştır. Halbu ki o dönemde gayet pervasızca iman ve İslâm aleyhindeki fikirler, her tarafa neşrediliyordu. O günden bu güne bu risâlelerden istifade eden milyonlarca insan imanlarını tehlikeden kurtarmış, çok sağlam bir tevhid ve âhiret inancı elde etmişlerdir.ONUNCU SÖZÜN HAŞRİ İSPAT METODUÖldükten sonra insanların yeniden haşredileceğine ve kıyâmetle yıkılan kâinatın âhiret gününün gelmesiyle Cennet ve Cehennem şeklinde yeniden bina edileceğine inanmak; elbette bu icraatları yapacak olan Cenâb-ı Allah’ın varlığına katiyyen inanmak ile mümkün olabilir. Fakat bu da tek başına yeterli değildir. İkinci olarak haşri yapacak olan yüce yaratıcının nasıl bir Zât olduğunu iyice bilip anlamak gerekir.Çünkü O’nu tanımazsak âhiret âlemini yaratcağına neyle karar verebiliriz? Öyle ise Allah hakkında öyle bir ders verilmeli ki bu dersi alan kişi böyle güzel sıfatlara sahip bir Allah elbette ölümle bir daha dönmemek üzere yok olup gitmemize asla müsaade etmez ve bu kâinat asla o Sultan-ı Ezelî’nin daimi bir saltanat merkezi olamaz. Muhakkak ölüp gidenler başka daimi bir aleme göçüyorlar diye kanaat etmelidir. İşte Risâle-i Nur’da haşrin isbatı için takip edilen yol budur. Yani evvelen Allah’ın varlığı, sonra isim ve sıfatları yani nasıl bir zât olduğu, kâinat ve içindeki icraatlerinden yola çıkılarak isbat edilmiştir. Allah hakkında sağlam bir iman ve doğru bir tanıma temin edildikten sonra elbette bu özelliklere sahip bir Allah katiyyen haşirsizliğe, âhiretin, cennet ve cehennemin gelmemesine müsaade etmez şeklinde neticeye gidilmiştir. Bunu Üstad Hazretleri şöyle ifade eder: “O zât demiş ki: ‘Onuncu Söz’ün hakîkatları münkirlere (inkârcılara) karşı değil.Çünki sıfât ve esma-i İlahiyeye (Allah’ın isim ve sıfatlarına) bina edilmiş.’ (…) Hakikî cevabı şudur ki: Herbir hakîkat, üç şeyi birden isbat ediyor; hem Vâcib-ül Vücud’un vücudunu (Allah’ın varlığını), hem esma ve sıfâtını, sonra haşri onlara bina edip isbat ediyor. En muannid (inatçı) münkirden tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes her ‘Hakîkat’tan hissesini alabilir.” Onuncu Söz’ün on iki sûret ve on iki hakîkatlerinin her birinde Allah u Teâlâ’nın bazı sıfatları onun varlığıyla birlikte ispat edilmiş ve “Bu sıfatlara sahip olan Allah hiç dönmemek üzere ölüp gitmeye müsaade eder mi? Elbette etmez!” denilmiştir.ONUNCU SÖZ’DEKİ DELİLLERHaşri ders veren 10. ve 29.Sözler, kıyâmetten sonra dirilişi o kadar kat’î bir şekilde isbat etmişlerdir ki bu konuda Hz. Üstad (rh) şöyle söylemektedir: “Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir surette anlamak istersen; haşre dair Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok!” Şimdi Onuncu Söz’de zikredilen haşrin pek çok delillerinden bir kısmını burda özetleyerek bahsimize son veriyoruz.1 Kâinatın her tarafında görünen gayet haşmetli ilahî saltanat isbat eder ki ona itaat eden kullarına Cennet gibi bir mükâfatı, isyan eden asilere Cehennem gibi bir ceza evi bulunacaktır. Bu dünyada olmadığına göre âhirette olacaktır.2 Hadsiz bir şefkat ve ikram sahibi olduğunu insanlar ve tüm canlı varlıklara sürekli gönderdiği rızıklarla ve her türlü ihtiyaçlarını karşılayarak gösteriyor. Elbette o şefkat ve kerem dönmemek üzere ölüp gitmeye müsaade etmez. Öyleyse ölüm, yokluk değil yeni bir hayata geçiştir.3 Kâinatın umumunda ve içindeki bütün varlıklarda tam bir denge ve ölçülü yaratma görülürken birtek insanların amellerinde bir ölçüsüzlük, aşırılık ve zulümler görünüyor. Ekseriya zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek âhiretteki mahkeme-i kübraya bırakılıyor, te’hir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil.4 Şu âleme dikkatle bakıldığı zaman bütün her yerde ve her işte hikmet, mânâ ve fayda görünüyor. Zâhiren bir yokoluş gibi görünen ölüm ise bunun tek istisnasıdır. Öyleyse ölüm de mânâsız ve lüzumsuz bir yokoluş olamaz. Demek ölümle ebedî bir âleme göçülüyor.5 Allah u Teâlâ’nın nihayetsiz bir cömertliği olduğuna, nihayetsiz ikram ve ihsanları şehâdet ederken ölüm verilen bütün o nimetlerin insafsızca geri alınması olamaz. Olsa olsa daha fazla ikramların olacağı bir âleme geçiş kapısı olabilir.6 Yeryüzünde ve bütün âlemde yaratılan bunca güzellikler isbat eder ki insan gibi en değerli ve en güzel bir varlık dâimî yok olmak gibi en büyük bir çirkinlikle karşılaşmayacaktır. Burdaki güzelliklerin asıllarının ve menbalarının bulunduğu âhirete gideceklerdir.7 Allah u Teâlâ’nın kendisini tanıtmak, sevdirmek için bu kadar güzelliklerle ve sanat mucizeleriyle yarattığı bu kâinatın delâletiyle, insanlardan onu tanıyıp seven ve ona iman eden ve onun gizli cemâline müştak olan mümin kullarını elbette ölümle yok etmeyecek ve nihayetsiz güzelliğini görmekten mahrum etmeyecektir. Belki ebedî Cennette ebedî sevenleri ve seçkin muhatabları olacaklar ve o nihayetsiz güzel Zât’ı görmekle müşerref olacaklardır. (Allah bizleri de o bahtiyarlardan eylesin!)8 İnsanlardan onu tanımamak, inkâr etmek, nimetlerine nankörlük etmek hatta ona ve dinine düşmanlık etmekle karşılık verenlerin de elbette ölümle kaçıp kurtulmalarına müsaade temeyecektir. Onları da ebedî hapsi olan Cehennemine atacaktır. (Allah bizleri o kötü âkıbetten korusun!)9 En basit bir sineğin bile ihtiyaçlarını ve duâlarını şefkat ve merhametle yerine getiren Allah, elbette en sevgili kulu olan Muhammed (asm)’ın en büyük duâsı ve arzusu olan ebedî bir saadet âleminde Rabbine kavuşmayı, o en sevdiği kuluna ihsan edecektir. Haşir ve kıyâmetin ve Cennetin hiç başka bir sebebi olmasaydı bile o sevgili Habibinin bu duâsının kabulü ve onun yokluktan kurtulup ebedî bir saadeti kazanması için Cenneti yaratacaktı. Yine onun gibi duâ edip kavuşmayı isteyen bütün ehl-i iman kullarının da bu umumî duâlarını kabul edecektir. Ve onları ebedî bahtiyâr edecektir.10 Şu âlemin gidişatından anlaşılıyor ki o yaratıcın pek büyük haşmetli bir saltanatı ve nihâyetsiz hazineleri vardır. O saltanatın bu ölümlü, fânî, şerlerle karışık dünya hayatında tam tezâhür etmesi mümkün değildir. Demek ki O’nun saltanatının haşmetli ve pek parlak bir şekilde ortaya çıkacağı ve halkının orada bâkî kalarak o haşmete ebedî hayran olacağı dâimî bir Cenneti olacaktır. 11 Başta Hz. Muhammed (sav) olarak bütün peygamberlerin lisanıyla ve başta Kur’ân, bütün semâvî kitablarıyla vaad ettiği âhiret hayatını elbette yaratacaktır. Ve onu yaratmaya kaadir olduğuna delil bu koca âlemi yaratıp her an kudretiyle mükemmel bir düzen üzere muhafaza etmesidir.12 Her baharda ölmüş kurumuş koca yer yüzünü dirilten Allah, haşrin baharıyla da kıyâmetle ölmüş olan âlemi ve insanları yeniden diriltecektir.13 Allah’ın başka bâki bir memleketi olup bizi onun için çalıştırdığını ve oraya nakledeceğini; manevîyat uzmanları olan bütün peygamberler ve bütün evliyâlar ittifakla haber veriyorlar. O asla yalan söylemez kâmil insanların en büyüğü ve reisi olan Peygamberimiz (sav) ise miraç gecesi bizzat Cennete girmiş ve Cehennemi görmüş ve bizlere haber vermiştir. “Kim gitmiş gelmiş?” diyenlerin dikkatlerine arzolunur!14 Allah’ın yeryüzünde bir halifesi olarak en üstün bir yaradılışta yarattığı en harika sanat eserleri olan insanlar elbette ölümle abes, manasız bir surette yok olup gitmeyecekler, üstün yaradılışlarına münasib bâkî bir âlemde, Rabb-i Rahîmlerine perdesiz kavuşavcaklardır.15 Midedeki açlık nasıl nimetlerin varlığını gerektiriyorsa; yani Allah, nimetleri yarattığı gibi insanda onlara yönelik bir iştahı da yaratmışsa; aynen onu gibi insandaki en büyük arzu olan sonsuz yaşama arzusu ebedî bir âhireti açıkça gösteriyor. Burada saymaya çalıştığımız deliller denizden bir damla hükmündedir. Bu delillerin iyice anlaşılması, ancak Allah’ın isim ve sıfatlarının kâinat üzererindeki tecellîlerinin iyi okunmasına bağlıdır. Onucu Söz Risâlesi bu tecellilerin nasıl mütalaa edilebileceğinin çok hârika nümuneleriyle doludur. Yazımızı Üstad Hazretleri’nin yukarıda geçen bir cümlesiyle bitiriyoruz. “(Onuncu Söz) imanımızın kurtulmasına kâfi gelir. Fehmettiğimiz (anladığımız) miktarına memnun olup tekrar mütalaa ile izdiyadına (arttırılmasına) çalışmalıyız.”“Gizli, kusursuz kemal ise; takdir edici, istihsan edici, mâşâallah deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Mahfî, nazirsiz cemal ise; görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemalini iki vecihle görmek: Biri, muhtelif âyinelerde bizzât müşahede etmek. Diğeri, müştak seyirci ve mütehayyir istihsan edicilerin müşahedesi ile müşahede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem daimî müşahede, hem ebedî işhad ister. Hem o daimî cemal, müştak seyirci ve istihsan edicilerin devam-ı vücudlarını ister. Çünki daimî bir cemal, zâil müştaka razı olamaz. Zira dönmemek üzere zevale mahkûm olan bir seyirci, zevalin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner, hayret ve hürmeti tahkire meyleder. Çünki insan, bilmediği şeye ve yetişmediği şeye düşmandır. Halbuki şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemal ve o cemalin bir ışığını belki zayıf bir gölgesini, bir anda bakıp doymadan gidiyor. Demek bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor...” (10. Söz)

Döküman Arama

Başlık :

Kapat