Hacılara velâyetten bir nasip var

Hacılara velâyetten bir nasip var Hacılara velâyetten bir nasip var  

    Bir hacı, ne kadar avamdan biri de olsa, manen yüksek mertebelere ulaşmış bir veli gibi umum yeryüzünün azametli Rabb’i olduğunun şuuruna vararak Allah’a yönelir. Çünkü hac davetiyle huzuruna çıktığı Rabbi’nin yalnızca kendi Rabb’i değil, belki dünyanın her tarafından aynı davete icâbet ederek koşup gelen milyonlarca hacıların da Rabb’i olduğunu ve hepsinin o yüce Zât’a kulluk etmeye geldiğini görmekle tam mânâsıyla hisseder.

Hacc-ı şerif, gücü yeten her Müslümanın üzerine farz olan bir ibâdettir. Cenâb-ı Hakk, Âl-i İmran Sûresi 97. âyetinde meâlen: “Yoluna gücü yeten kimse için o evi (Kâbe’yi) haccetmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.” buyurarak haccın Allah katındaki değerini insanların nazarına arz etmektedir. Hac, her hacının hayatında âdeta yeni bir tarih başlangıcı olur ve hacının üzerindeki müspet tesirleri bazen bir ömür boyu devam eder. Haccın, kişinin hem kendi şahsına, hem âlem-i İslâm’a bakan pek çok hayatî faydaları ve hikmetleri vardır. Risâle-i Nûr’un On altıncı Söz’ünde haccın gayet latif ve kıymettar bir nüktesine meâlen şöyle işâret edilmiştir: Nasıl ki sıradan bir asker husûsî bir bayram gününde padişahın bayramına gider ve lütuflarına mahzar olur. Ve orada gördüğü, pek çok insanların iştiraki ile icra olunan resm-i geçitler, haşmetli merasimler ve pek cömertçe ikramlar, o askerin, sultanın haşmetini daha yakından görmesine ve daha yüksek mertebelerde o haşmeti anlamasına, hissetmesine ve zevk almasına sebep olur. Aynen onun gibi; bir hacı, ne kadar avamdan biri de olsa, manen yüksek mertebelere ulaşmış bir veli gibi umum yeryüzünün azametli Rabb’i olduğunun şuuruna vararak Allah’a yönelir. Çünkü hac davetiyle huzuruna çıktığı Rabbi’nin yalnızca kendi Rabb’i değil, belki dünyanın her tarafından aynı davete icâbet ederek koşup gelen milyonlarca hacıların da Rabb’i olduğunu ve hepsinin o yüce Zât’a kulluk etmeye geldiğini görmekle tam mânâsıyla hisseder. Ve Kâbe, Mescid-i Haram, Müzdelife, Mina ve bilhassa Arafat gibi mübarek mekânlarda bütün o milyonlarca hacı birlikte tek bir Rabb’e yalvarıp ibâdet etmekte olduğunu görmesiyle kendi kalbiyle husûsî müteveccih olduğu Rabb’inin aslında bütün insanların ve umum kürre-i arzın Rabb’i olduğunu aynen bir velînin anladığı gibi anlamaya ve evliyânın tattıkları manevî hâllerin ve zevklerin benzerlerini tatmaya başlar. Bu şekilde, Cenâb-ı Vâhib-ül Atayâ Hazretleri, her bir mü’min kuluna velâyetin, Allah’a yakın olmanın ve gerçek kulluğun nasıl ulvî bir saadet olduğunu bir nebze tattırmış olur. Ve o mübarek makamlarda kalbine ve hayaline açılan geniş kulluk daireleri, Allah’ın Kibriya, azamet ve büyüklük mertebeleri ve pek çok tecellîler o hacının ruhunda manevî bir hararet, hayret, dehşet ve heybet altında kalmak gibi pek çok coşkun hissiyatın inkişâfına sebep olur. Bu ulvî hisleri hem teskin edecek ve hem de îlan edecek olan yalnız ‘Allâhü Ekber’ ‘Allâhü Ekber’ kelimeleridir. İşte Hacda pek kesretli ‘Allâhü Ekber’ denilmesinin sırrı da budur.İşte bu ulvî, kudsî lezzetleri tadan hacılar döndükten sonra; artık Allah’ın sevdiği bir kul olmak, onun rızasını kazanmak ve istikametten ayrılmamak için daha bir şevk ve iştiyakla çaba sarf ederler.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat