San’atkârlara…

San’atkârlara… San’atkârlara…   İki kişi düşünün. Ellerinde birer fırça, tuvalin başında güzel tek bir resim ortaya koymaya çalışıyorlar. İkisinin de sahip olması gereken en önemli hususiyet nedir? İyi fırça tutabilmeleri?Bütün resim tekniklerini biliyor olmaları?Yüksek kabiliyet? Diyelim bütün bunlara sahipler. Ortaya bir san’at eseri çıkabilmesi için yeterli mi? “Öncelikle figürde, perspektifte, renklerde, ölçüde bir fikir birliğine varmadan o tuvalin başına oturmamalıdırlar.” dediğinizi işitir gibiyim. Doğru. San’atın sırrı ahenktedir. Kâinatın güzel çehresinde tebessüm eden ahenk tüm bu san’atların tek fırçadan çıktığını fısıldayıp durur kulaklara.“Çocuk anne babasının yanında emanettir.” der ve şöyle devam eder Gazali: “Temiz kalbi de her türlü nakış ve sûretten hâlî, saf kıymetli bir cevherdir. O her nakşa kabiliyetli olduğu gibi, meylettirildiği her şeyi almaya elverişlidir. Eğer o hayra alıştırılır, hayır öğretilirse, hayır üzere büyür, dünya ve ahirette mesut olur.”Evliliğe adım atmakla çocuk sahibi olmayı da hedefleyen bireyler aynı zamanda bir eserin san’atkârlığına, bir cevherin nakkaşlığına da talip olduklarını asla unutmamalıdırlar. Fikir birliği ve neticesinde iş birliği olmadan en ufak bir vazifede bile muvaffak olunamayacağını zaten herkes bilir.Anne çizerken baba silmeye çalışırsa ortaya nasıl bir eser çıkar? Kâinat yüzünü pırıl pırıl parlatan birlik tezahürünün âile içinde de tecellisi şart, bakılası ebedî bir saadet manzarası için.Hani gözlerimizin görmeye alışık olduğu bir tablo vardır. Gelin adayı güzel, damat da boylu posludur. Bir de yan yana geliversinler ne de uyumludurlar birbirlerine.Kim bilir nasıl da güzel çocukları olacaktır. İki taraf da açtıysa cüzdanı şayet… Maşâallah bârekâllah çekilir birbiri ardınca. Ama nedense evlilik hayatı hiç de öyle olmaz. Ve zihinler düşünmeye başlar. Neden böyle oldu? Varılan netice çoğunlukla tuhaftır, çiftler nazara gelmiştir. Kadının ayrı yöne erkeğin başka cihete çekelediği o evlilikte çocuklar da kendilerince doğru yanlış bir yol çizer zamanla. Anlaşmazlık, uyuşmazlık velhasıl o âileyi yer bitirir.Hâlbuki Allah-u Zülcelâl kadın ile erkeği çok yüksek fıtri rabıtalarla birbirine bağlayarak âlemin en ulvî harmonisine numûne eylememiş miydi? Ve onları göğün yere, gündüzün geceye nispetince perçinleyip aralarına kuvvetli muavenet, memnuniyet vesileleri yerleştirmişti.Yaratılışa âit bunca uyuma rağmen âilenin en yıpratıcı uyumsuzluklara sahne olmasının altındaki en etkin gerçek, insanların fikir dünyalarının farklılığıdır. Âile içinde kadın ile erkeğin fikir dünyası fıtrata en münasip usul olan İslâmiyet esasatıyla yapılandığında ise; o âile ebedî saadete mazhar olduğu gibi, toplumun da denge taşlarından biri olur. Fıtrî birliğin taşıyıcıları, İslam’la tam bir fikri birlik sağladığında tezahür eden uyum, artık harika san’at eserlerine gebedîr.Uyum olmadan olmayacağını görür, biliriz. Bu yüzden cemiyet evlenecek kişiler arasında muhakkak uyum unsuru arar. Evet, bu unsurları da çok iyi biliriz. Mal, âile-soy, güzellik… Ve eşler arasında fikri bir uyum olmadan bütün bunların tek başına saadet getirmediğine gün geçtikçe ziyadeleşen âile içi geçimsizlikler ve akabindeki boşanma hadiseleriyle yüzlerce kez şahit oluruz.Hayat Rehberimiz Resulullah (sav) cemiyetin öncelik sırasından asla inmeyen bu unsurlardan hiç birine iltifat etmeyerek “Sen ahlâkı güzel olanı seç!” diye ferman buyurur, değil mi? Bu sözüyle Efendimiz (sav) sırf dünya yaşamının değil ebedî hayatın da saadetine talip olanlara hazinenin kaynağını işaret eder.İki fikrin tek bir fikre, iki kalbin tek bir kalbe dönüşüp bütün hal ve tavırların tek bir irfan membaından alınan ilhamla güzelleştirmeye çalışılması; saadetine doyulmaz küçük cennetin keşfi demektir. Hayat görüşünün, yürüyüş çizgisinin tek olduğu âilede muhtemel sorunlar en asgariye ineceği gibi, her halükarda oluşan anlaşmazlıkların da çözüm adresi bir olduğundan uyum hiçbir zaman sarsılmayacaktır.Çocuklar, aynı zamanda çeyrek asır sonrasının ebeveynleri, böyle bir ahengin mahsulü olarak en nadide nakışlarla işlenebileceklerdir.Fıtrata en münasip usul olan İslam, âile içinde birlik tecellisi ile başlatır saadet inşaatını. “İki kişi bir yola çıktığınızda birinizi başınıza reis tayin ediniz!” emri evvela birlikte ebed seferine çıkmış eşler için ferman edilmiştir. Riyasetin hizmetkârlık mahiyetinin altını kalın çizgilerle çizerek bu sorumluluğu biyolojik, psikolojik, ekonomik üstünlük sebebiyle erkeğe vermiştir dinimiz.Nesli dünyaya getirmenin ve yetiştirmenin ulvî vazifesine letâfet, nezâket, fedakârlık ve şefkat vasıflarındaki galibiyetiyle tam ehil olan kadın için ise annelik yeterince ağır bir yüktür zaten. Erkeğin kadına müşfik muamelesi, kadının erkeğe tabiiyeti emredilmekte ve netice olarak âilenin birliği daima muhafaza edilmektedir.Bugün eğitim kurumlarımızdaki verimliliği düşüren en ehemmiyetli faktör, birlik ve düzeni olmayan, herkesin aklına eseni yaptığı âilelerden gelen çocuklardır. Daha net bir ifade ile: “Birlik unsurunu yakalayamamış bu âileler bir şekilde kendilerini ayakta tutabilseler bile toplumun hastalık taşıyan hücrelerini teşkil ediyorlar.” İnsan, ölümünden sonra geriye bıraktığı en ehemmiyetli hayat mahsulünün cemiyetin baş etmek zorunda kalacağı bireyler mi, yoksa kendisinden faydadan başka bir iş sadır olmayan fertler mi olmasını arzu eder?Evet, evliliğe bir zaruret, bir meşguliyet ya da bir takım ihtiyaçların giderilmesinden başka mânâ yükleyemeyenlerin göremeyeceği bir hakîkattir bu. Fakat daha ötesine bakan keskin nazarların dillerinde her dem duâ, ellerinde ise bir olmazsa olmazlar listesi vardır. Ve onlar eş seçimlerini hevesî, nefsî sebepler tahtında yapmadıkları gibi girdikleri âile yaşamlarında da birlik ve uyumu zedeleyecek hevaî, hissî, benlikçi hallerden hep uzak dururlar.Velhasıl; erkeğin kışına gülbahar olduğunda kadın, kadının toprağına rahmet olduğunda erkek bin bir san’atlı çiçek dolduracaktır âlemi. Kendilerine müzeyyen bir âile sarayı inşa eden; cemiyete ilim, ahlâk nakışlarıyla işlenmiş eserler hediye eden san’atkârlara selam olsun!

Döküman Arama

Başlık :

Kapat