“Ümmetî! Ümmetî!”

“Ümmetî! Ümmetî!” “Ümmetî! Ümmetî!”   Nasıl ki gündüz şu siyah kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de ömrün gündüzü de ölüm gecesine ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine hiç şüphe yok ki inkılap edecek.Fakat o, gece gibi karanlık ve boğucu görünen kabrin arkası ve kış gibi soğuk ve dehşetli tahayyül edilen ve kabir kapısından girilecek âlem-i berzah, hiç de karanlık değildir. Belki gayet geniş ve nûranîdir. Hem ayrılık ve firak değil, belki ahbabın mecmaıdır ve dostların toplandığı bir âlemdir ve başta şefîimiz olan Habîbullah (asm) ile bütün dostlara kavuşmaktır. Evet dünyaya geldiği dakikada “Ümmetî! Ümmetî!” dediği gibi mahşerde herkes “Nefsî! Nefsî!” dediği zaman yine “Ümmetî! Ümmetî!” diyerek en yüksek ve kutsî bir fedakarlık ile yine şefaati ile ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızları ile ışıklanıp gündüz gibi olan bir âleme göçüyoruz. Evet, nasıl ki gündüzün nehârı kapanıp da geceye inkılap ettiği zaman gayet hareketli ve renkli olan iş hayatı kapanır ve bir karanlık, her yeri istila eder, hayat âdeta durur. Fakat o karanlık içinde daha sevimli ve lezzetli bir hayat başlar ki herkes sıcak yuvalarına ve küçük odalarına toplanır; analar evlatlarına, çocuklar babalarına kavuşur. Gündüzün o yorucu ve boğucu ahvâlinden uzaklaşıp birbirlerini canları gibi seven insanların buluşması ve birbirleriyle teselli bulup saadetlenme zamanıdır. Ve kabir gecesi ve berzah kışı arkasında da öyle nurlu bir hakikatin saklandığını bizlere, her gece-gündüzün deverânında ve her yaz-kışın tebeddülâtında gösteriyor ve ihtar ediyor. Öyle ise kabre ağlayarak değil, gülerek giriniz ve “bu büyük ve geniş dünyadan çıkıp dar bir yere girdik” demeyiniz!Hem nasıl kendileri ile ünsiyet edip teselli bulduğumuz dostların en başında analar, sonra babalar gelir; zira onlar bizim sebeb-i vücudumuz olmakla, yani bizler onların vücudundan halk olunmuş olmaklığımız ile bizi kendilerinden bir parça gören ve bu sebeple de hadsiz bir şefkat ve muhabbet ile sahip çıkan ve bizim için her fedakarlığı yapacak hakiki dostlar onlardır. Aynen öyle de kabrin öbür tarafında ve berzah âleminde öyle birisi var ki; kâinatın sebeb-i hilkati ve yaratılış gayesi O olduğu gibi, bütün kâinat ve mahlukat ve bizler, O’nun nûrundan yaratılmış olmamız sebebiyle ümmetine hadsiz bir şefkat ve merhameti olan bir dostun yanına ve şefkatli kollarına kabir gecesi ve berzah kışı ile girmek, aklı başında olan herkese kabre girmeyi, akşam eve gitmek gibi sevdirmez ve arzu ettirmez mi? İşte ister istemez bu hayat gündüzü, geceye inkılap ettiği zaman gidilecek evimiz olan kabre girdiğimizde o evi boş ve karanlık ve soğuk bulmak istemiyorsak, başta o Zat’a (asm) ve O’nun dostlarına dost olmalıyız. O’na dost olmak ise; ancak sünnete ittiba iledir ve O’na rahmet duası olan salavat iledir. Evet onun dâr-ı ahirette şefaati altına girip himayesine mazhar olmak için en kolay yol salavattır. Meşhur Makam-ı Mahmûd’un bir çok mânasından birisi de Habib-i Ekrem (asm)’a şefaat-i uzma hakkı verilmesidir. Bunun için onun ümmeti 1400 senedir, her ezandan sonra dua eder ve ‘Vaad ettiğin Makam-ı Mahmûd’u ona ver!’ derler. Makam-ı Mahmûd bir uçtur ve bir arştır ve Habib-i Ekrem (asm)’ın o uca ve o arşa doğru yükselmesi hâlâ devam etmektedir.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat