İşaret Dili

İşaretlerin Dili İşaretlerin DiliBismillah diyerek söze başlayalım. Cenâb-ı Hakk’ın kudsi sıfatlarından birisi de Kelâm sıfatıdır. Yani Rabbimiz Mütekellim-i Ezelî’dir. Yani, kelâm eder konuşur. Lâkin O’nun san’atları varlıkların san’atlarından ne derece üstün ve eşsiz ise elbette ve her halde kelâmı yani konuşması da o derece üstün ve eşsizdir. Kelâmının en yüksek derecesi Kur’ân-ı Azimüşşan’dır. Allah’ın nasıl ki yarattıkları çeşit çeşittir öyle de kelâmı da çeşitlidir, muhteliftirİşte bu çok çeşitli konuşma şekillerinden ve usullerinden birisi de ‘hadiselerdeki işaretler’ şeklinde olanıdır. Cenâb-ı Hakk’ın bazı hadiselerle kullarını bir yöne sevk etmesidir.İşaretler vardır hayatımızda, bizi âgah edip uyandırmak için. İşaretler vardır, bizim bir büyük musibetten korunmamız için. Veyahut bazen bizi bir yerden alıp ta başka yerlere celp ve sevk etmek için. Bazen olur ki Cenâb-ı Hak biz kullarıyla irili ufaklı hadiseler yoluyla ve işaretler diliyle konuşur. Yani kainatta cârî ve geçerli olan ‘işaretlerin diliyle ihtar ve irşad’ eder. Şöyle ki:Bazen insan bir işi yapmaya niyet eder. Lâkin önüne bazı ‘işârî’ engeller çıkar. Sanki o işi yapmamıza bir men vardır. Ve yapmamamız için latif bir irşad vardır. Bazen de insan yerli yerince dururken onu alıp bir yerlere götürmek veya bir vazifeye sevk etmek için hatta bazen de hak ve hakikat üzere olan bir bahtiyar kulunu tasdik ve te’yid için de Cenâb-ı Hakk ‘işaretlerin dili’yle bizlerle konuşur.Meselâ meşhur Ebrehe o muazzam ve beşeri güçlerle karşı konulmaz ordusunu toplayıp Kâbe-i Muazzama’yı yıkmak kastıyla yola çıktı. Taif ile Mekke ortasında konaklayıp tekrar hareket etmek istediği zaman Mahmut adındaki meşhur fil İlâhi bir işaret olarak yerinden kımıldamadı. Sağa, sola veya geriye doğru döndürüldüğünde hemen koşuyor lâkin istikameti Mekke tarafına döndürüldüğünde olduğu yere çakılıp kalıyor bir adım dahi atmıyordu. Yani Cenâb-ı Hakk işaret diliyle onlara Kâbe istikametine artık bir adım dahi atmamalarını bildiriyordu. Onlar ise bu manevî işareti okuyamadılar. Çünkü gururları sebebiyle basiretleri kapanmıştı. Basiretsiz basar ise neye yarar. Kapılmış oldukları gururla tam yola çıktıkları vakit malum Fil Hadisesi vuku buldu. Aradan yarım asırdan ziyade bir zaman geçti. Fahr-i Kâinat (asm) Hazretleri görmüş oldukları rüyanın gereği Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret maksadıyla 1500 has ve mahsus sahâbesiyle Mekke’ye doğru yol almaktalar. Ne garip bir tecelli ki Hudeybiye namıyla ma’ruf yere varıldığı vakit kutlu ve itaatkar devesi Kusva çöküp kaldı. Sahâbeden bazıları deveyi kaldırmağa uğraştılar ama nafile. “Kusva durdu” dediler. İki cihan serveri (asm) ise “Hayır durmadı ve böyle durmak huyu yoktur. Fakat fili Mekke’ye girmekten alıkoyan onu da durdurdu!” buyurdular. Yani o işaretten anlamıştı ki; Şu hengamede Mekke’ye girilmemesi İslâmiyet’in fayda ve maslahatınadır.Bu konu hakkında Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: Ey tâlib-i hakîkat! Madem hakta ittifak ehakta ihtilaftır, bazen hak ehaktan daha ehaktır. Yani hayırlı bir işte birlik ve beraberlik varsa, ve eğer daha hayırlısı olsun denildiği zaman ihtilaf meydana çıkacaksa hayırlı olanı tercih etmek daha efdaldir. İşte Habib-i Ekrem (asm) Hazretlerinin Mekke’ye girmesi elbette hayırdır. Fakat eğer girmek isteseydi kendisine ölünceye dek ayrılmamak üzere ağaç altında bey’atta bulunmuş olan sahâbeleriyle girerdi. Lâkin harp olması ve iki taraftan da büyük zayiat olması muhtemeldi. Ve ayrıca Mekke’de içinden İslâm’a karşı sevgi besleyen hâlis insanlar da Peygamberimize (asm) karşı savaşmak durumunda kalacaklardı. Hem aradaki düşmanlık iyice kökleşecekti. Hulâsa bu ve benzeri bir çok maslahatlar gereği Şanlı Nebî (asm) hakkı olduğu halde hakkını daha sonraya tehir etmiştir. Yani işâret diliyle gelen mesajı okumuş ve gereği gibi amel ederek muhtemel bir facianın önünü almıştır.Bu meselede bir başka örnek, Yûnus (as) kıssasında vardır: Tam otuz üç sene geçmişti. Evet Hazret-i Yûnus (as) tam otuz üç senedir bıkmadan yılmadan insanları Hak’ka ve hakîkate davet etmişti. Lâkin çok az kimse Ona îman etmişti. Artık îmana geleceklerinden ümîdi kalmamıştı. Bu yüzden Ninova şehrinden ayrıldı. Bir yük gemisine rast geldi. Beni de alır mısınız? diye rica etti. Baktılar ki nur yüzlü bir ihtiyar. Bu zatı yanımıza alalım belki onun vesilesiyle işlerimiz rast gider, dediler kendi aralarında. Gemi hareket etti ve fakat bir yere geldiğinde adeta çakılıp kaldı. Sağa, sola veya geriye dönderdiklerinde gidiyor ama gitmeleri gereken istikamete dönünce olduğu gibi kalıyordu. İçlerinden biri belki de içimizde bir hırsız vardır dedi. Diğer biri belki de içimizde “Efendisinden kaçan bir köle vardır.” dedi. Yûnus (as) hâli anladı. İşareti okudu ve onlara “Efendisinden kaçan köle benim.” dedi. Evet bazı iş ve hareketler vardır ki; sıradan insanlar için kusur ve kabahat sayılmaz. Ama bir kısım insanlar için öyle değildir. Mesela; Bir peygamber Cenâb-ı Hakk’tan bizzat emir veya izin almadan vazifeli olduğu mahalden ayrılamaz. Fakat biz sıradan insanlar için böyle değildir. İşte Yûnus (as) da gayet seçkin ve üstün bir peygamber olduğundan izn-i İlahi ile hareket etmesi lazım idi. Zaten kendisi de bunu fark edip derhal tevbe ile bilahare Ninova’ya dönmüştür.Netice itibariyle diyebiliriz ki; Yaratıcımız bizlerle kâinatının diliyle ve bu kainattaki hadiselerin ve işaretlerin diliyle konuşur. İşaretleri okuyup anlayabilmek niyâzıyla…Dinlemek için

Döküman Arama

Başlık :

Kapat