İbadet Farkı

İbadet Farkı

İslam`ın kafa ve kalbe gıda olan ibadetleriyle, başka inançların ibadetlerini karşılaştırmak, müthiş bir farkı gözler önüne seriyor. Hele de başlı basına bir kulluk medeniyeti olan Ramazan’la gelen ibadet güzelliklerini başka dinlerde görmek imkânsızdır. Bu bakımdan, Ramazan`ı İslâm dünyasının dışında yaşamak, İbadetli bir mü`min için büyük bir hüzün ve burukluk sebebidir. Oralarda dış dünya Ramazan`sızdır. Mü`min Ramazan`ı kendi içinde taşır. Ezanlar içinde okunur, "kandiller kalbinde yanar. Ramazan davulunun yerini yüreğinin çarpıntıları alır. Fakat ruhunun tattığı oruç bir bayrak gibi dalgalanır. İşte kulluk burcunda dalgalanan bu oruç bayrağı, mü`mini tek başına bir devlet yapar. Güçlendirir, kendine getirir. Ramazan’dan habersiz kalabalıklar içinde İslam’ın izzetini, manevi şahsiyetini, şerefini temsil etmenin yüksek moralini kazandırır. Enerjisi bereketlenir, aykırı hallere direnci artar. Sahur vakti çalışsa da, iftar saati yollarda koşuşsa da, teravih zamanı katılacak cemaat bulamasa da... Orucun verdiği şuurla düşünür ki, MÜLK, MÜLKULLAHADIM ABDULLAH...

O`nun mülkünde, O`nun kulu olarak yaşamanın huzuru, oruç zevkini bir kat daha ziyadeleştirir. Bu manevi zevk başkalarının duyamadığı, yaşayamadığı, hatta anlayamadığı bir tatlı histir. Ne var ki, ilmin oyu daima oruçtan yanadır.

Bir Alman tıp profesörü, "Hıristiyanlıkta böyle bir İbadetin olmaması büyük bir noksanlıktır" diyor. Ruh ve beden sağlığı konusundaki kitaplarıyla ünlü Dr. Victor Pauchet, "senenin belli zamanında Müslümanlar gibi oruç tutunuz" tavsiyesinde bulunuyor. Bu tavsiyenin gerekçesini ise Prof. Pierra Moulin açıklıyor:

"—İslâm dünyasının en yararlı kurumlarından biri de oruçtur. Oruç, bedenin hem fizikî, hem de ruhî dinlenişidir Dokuları temizler, birikmiş toksinleri, zehirleri atar. Müslümanlar böylece her yıl bir ay bedenlerini dinlendirirler. Hıristiyanlıkta orucun bulunmayışı büyük bir kayıptır."

Fakat, hakperest Papaz Hans Müller işin doğrusunu söylüyor:— Aslında oruç bizde de vardı. Fakat, nefsimize zor geldiği için, zamanla orucu perhize dönüştürdük..." Evet, namaz bedene, kurban da keseye ağır geldiği için unutulmuş olmalı...

İlahiyatçı Marienne Meier`in tesbiti ise, kulak vermeğe değer:"—İnsan, ALLAH İçin yaptığı fedakârlık nisbetinde kulluk zevkini tadıyor. ALLAH için kayda değer bir fedakârlık yapma hissini oruç kadar veren bir başka ibadet olamaz. Rabbinize olan müthiş bir sadakatle, "ye`" deyince yiyor, "yeme!" deyince çekiliyorsunuz.

Özellikle de iftar sofrasında, her şey hazırken, O`nun "ye!" emrini beklemenin heyecanlı zevkini tadıyorsunuz. Bu, bizim çok yabancı olduğumuz bir ulvî duygudur. Ancak bu güzel kulluk heyecanıyla yürekler gerçek ALLAH inancını bütün haşmetiyle hissedebilir.

Bizim ibadetlerimizde hakim olan sathilik, katılık, heyecansızlık ve kuruluktur. Oruçla gelen kulluk zevkini ben de yaşamak istiyorum."Gana`lı uçak mühendisi Prof. Ahmed Bey, kilise bursuyla tahsil yapmış... Epey zaman papaz olarak çalışmış.

Şimdi bütün meselesi İslâm`a hizmet edebilmek... Gerçek kulluğu yeni dininde bulan bu kardeşimiz, ibadet farkını şöyle açıklıyor:

"—Kilisede ayin yönetirken, hiçbir vecd ve heyecan duymuyordum. Kendimi bir orkestra şefi gibi hissederdim. Ben kul olduğumu namazla ve hiçbir gösterişe müsait olmayan oruçla anladım."

"Bunca varlık var iken Gitmez gönül darlığı"

diyen Yunus Emre`yi, zenginlikle azmış çağdaş insanı gördükçe, bir daha rahmetle anıyoruz. "Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür" diyen Bediüzzaman, modern insanın bir temel hastalığını çok güzel ifade etmiştir! Bugünün, maddede, refahta, servette, yani varlıkta boğulmuş, bunalmış ve yokluğa mahkûm olmuşları, yoklukta varlığı bulmak, açlıkta tokluğu yaşamak durumundadırlar. Tokluğun biteviyeliğinde hayatını hastalıklarla zedeleyenler, ruhlarını açlığı özler hale getirenler, aslında orucu arıyorlar .. Tatlı ve zevkli, ruhani ve nurani olan açlığın adıdır oruç.. Manevi bir temele oturmayan, mukaddes bir mânâ ile canlanmayan açlık oruç değildir. Bu gerçeği Erzurum Üniversitesinde yapılan bir araştırma çok güzel açıklamaktadır. Bu araştırmanın vardığı bir önemli gerçek, ibadet maksadıyla tutulan oruç ile, protesto amacıyla yapılan açlık grevi arasındaki farktır. Biri, her şeyin üstünde ve ötesinde tutulan, sonsuz sevilen bir ALLAH`a ibadet için... Diğeri, müthiş kızgınlık ve kırgınlık duyulan hükümeti, beklenen ücrete zorlamak için başvurulan bir silah... İşte bu iki niyetin insan vücudundaki tesirleri tamamen apayrı ve bambaşka şekillerde ortaya çıkıyor. Hormonların çalışmaları oruçta bütünüyle müspet, açlık grevinde ise, tamamıyla tahrip edici, zarar verici olmaktadır.

Orucun verdiği manevi zevki yaşayan insanlarımız, hâlâ aksi yöndeki bütün olumsuz teşviklere rağmen, Ramazan medeniyeti`nin güzelliklerini yaşamaya devam ediyorlar. On beş sene kadar önceydi. Değerli dost Anna Masala, belki de ilk şehadetlerinden birinin heyecanıyla bizleri sevindirmişti.

Vakit Ramazan`dı. İftar yakındı. "Bu akşam iftarlar benden" dedi. Kaldığı otele yakın lokantaları dolaştık. Fakat iftar havasına uygun bir atmosfer bulamadık. Lokantalar ya eğlence yeri gibi, ya da meyhane benzeri idi. Sonunda semtin tek içkisiz lokantasını bulmuştuk ama, orada da boş yer yoktu ve zaten iftar vakti çoktan gelmişti,.. "Bir yeni müslüman isevi ile ilk iftarı lokantanızda yapmak istedik" deyince, kendisi de oruç tutan patron, o kadar duygulandı kî... "Böyle bir iftar isteği için değil bir masa, mümkün olsa ayrı ve özel bir lokanta yapmak isterdim" dedi. O, kendi ve çalışanları için hazırladığı sofrayı bize teklif ederken, kültürümüzün hayranı olan misafirimiz, "Hayır" dedi. "Bu düşünceniz bütün iftar sofralarından daha lezzetli ve doyurucu idi. Size çok çok teşekkür ederim.”

Elimize tutuşturulan iftarlıklarla oradan ayrılırken, içimiz bambaşka bir doyumun tadına varmaktaydı...

Ramazan medeniyeti sadece Beyoğlu`ndaki lokanta patronunu değil, en ücra köşelerde yaşayan en yoksul halka kadar hepimizi sımsıcak bir şefkatle sarıp sarmalamakta, yumuşatıp hakiki insanlık vasıflarına çıkarmakta...

Bir tatlı bahar Ramazan`ı... Cağaloğlu`ndan İstanbul`un bir kenar semtine giden belediye otobüsündeyim. İftar vaktine iki saate yakın zaman var. Otobüs, o an Türkiye`nin metrekareye en çok adam düşen yeri... Varacağımız yere gariban Anadolu insanının huzurlu iftar sofrasına o saatte bu otobüsle ulaşabilmek ne mümkün? Akşam ezanı okunmaya başladı Kalabalıktan yer yer homurtular yükseliyor. Belediye, trafik olumsuz biçimde anılıyor... Artık vücudumu taşımaya nazlanan ayaklarım sızlamaya başlamışken gördüğüm bir Ramazan güzelliği bütün yorgunluğumu alıp götürüverdi. Hemen önümde oturan yaşlı bir teyze, ayaklarının arasında duran çantasından küçük bir paket çıkardı. Açtı ve ancak yarım kilo gelebilecek kadar görünen zeytinleri "oğlum en gencimiz sensin, amcalara dağıtıver` diyerek verdi. Önce kendisinin bismillahirrahmanirrahim diyerek bir tane ağzına attığı bu zeytinler otobüste elden ele dolaştı. Hatta bir ara şoförün "Yahu bir kuru zeytinle olur mu?" diye seslenişine, mahcup ve mütevazı bir eda ile, "Evladım kusura bakma, böyle olacağını bilemedim..."dedi... "ALLAH razı olsun" mukabeleleriyle yenilen birer zeytinin ağızlardaki tadı gittikçe artıyordu. İhtiyar kadıncağız ne diyeceğini bilemez halde, adeta bir başka dünyaya uçup gitmişti... Otobüsten inerken yaşlı teyzenin kılık kıyafetinin perişanlığını görünce, ağzımdaki zeytin tadı daha bir lezzetlendi, çoğaldı...

Bu ince anlayış bir emsalsiz hayırseverlik duygusunun tezahürü idi. İlhamını, bırakınız insanları, hayvanları ve bitkileri de düşünen İslâmî idraktan almaktaydı. İslâm imanının inceltip melekleştirdiği Müslüman kalbi, daima yoksulun acısını, derdini duyar ve imkânlarını büyük bir cömertlikle onları sevindirmekte kullanır. Ramazan`la birlikte doruk noktasına çıkan bu hassasiyet, SADAKA TAŞLARI`nı icat etmiştir. Camilerin girişlerine konulan içi oyuk taşlara varlıklı müslümanların koyduğu paralar, ihtiyaç sahipleri tarafından "bismillah" denilerek alınır. Eğer bir defada aldıkları para ihtiyaçları için yeterliyse, ne âlâ... Fazlalık varsa, para taştaki kovuğa iade edilir. Eğer, İhtiyaçtan az İse, "nasibim bu kadarmış," diyerek çıkana razı olur. Özellikle bayrama yakın sadaka taşlarındaki paralar bereketlenir. Parayı koyan el ile, alanın haysiyet, izzet ve şerefindeki harika denkliğe bakınız. .. ikisi de birbirlerinden asil ve saygıdeğer...

Hele o yırtılan borç defterleri... Hangi medeniyette böyle bir ulvî sayfa vardır. . . Ramazan`da mü`minlerin üzerine yağan rahmet sebilinden nasibini ziyadeleştirmek isteyen zenginler, şehrin fakir kenar semtlerinin bakkallarını dolanırlar. Ve rast gele açtırdıkları üç beş sayfadaki alacak hesaplarını toplatıp hesabı Öderler. Bir zaman sonra hesabını Ödemek için gelen garibanlara bakkal, "hesabınız ödenmiştir" dediğinde meydana gelen manzara ne güzeldir..."Sağ elin verdiğini sol el bilmemeli" düsturundan hareketle icra edilen bu güzellik gerçekten emsalsizdir. "Para kazanmak, fakat zengin olmamak, zengin yaşamamak" tavrının anlatılamaz güzelliğidir bu. Zenginliği bir üstünlük ve baskı aracı olarak değil, çok şükredilecek bir İlâhî ikram olarak görmenin neticesi budur.

—ALLAH`ım, elimden alma, kalbime koyma" diye niyazda bulunan zengin velî`nin yoludur bu...Bütün bu akıl almaz faziletlerde ilham kaynağı, elbette ALLAH`ın son Resulü, Hz. Muhammed (s.a.v.) idi. Çünkü O, "el fakru, fahrî -Fakirlik övüncümdür" buyurmuş ve Cenab-ı Hakkın, "Ey Habibim istersen üzerinde durduğun Uhud Dağı`nı senin için altın yapayım" teklifini istememişti.

Ramazan medeniyetini güzelleştiren gönül zenginliklerinin altındaki sırrın kaynağı O`dur. Ne mutlu O`na hakkıyla ümmet olana..

Döküman Arama

Başlık :

Kapat