SEKÜLERLEŞME YOLUYLA KALKINMA

SEKÜLERLEŞME YOLUYLA KALKINMA

SEKÜLERLEŞME YOLUYLA KALKINMA

 

            Laikleşme ve sekülerleşme olgusu genel olarak insan aklı ve düşüncesinin dini ve metafizik denetimden kurtarılması süreci olarak tanımlanabilir. Toplumsal hayatın tüm branşlarının, siyasetin, kültürün bilimin, gittikçe dinsizleştirilmesidir. Dini bir yük görmekten dolayı kendilerini psikolojikman kandırmaktır. Sekülerleşme biraz daha ılıman olup dine düşmanlığı yoktur. Laikliğin ise dine ve dinsel faktörleri ortadan kaldırma gibi düşünceye sahip olduğundan saldırgan bir yapısı vardır.

 

            Batı rasyonalleşme ile ve dünyalaşma ile iyi  yerlere gelmiş, her alanda gelişim sağlamışlar ama diğer boyutta da her şeyinde ekolojik dengesini bozmuş ve tahrip etmiştir.

 

            Burada önemli olan nokta toplumların sosyo - ekonomik açıdan gelişebilmeleri için laikleşmesinin gerekli olup olmadığıdır.

 

WEBER’DE SEKÜLERLEŞME

 

            Webere’e göre laikleşme ile kapitalizm  özdeştir. Ve bu kavramı Batıya özgü bir kavram olduğunu belirtmiştir. Düşünüre göre rasyonel ve seküler olmayan sosyo - ekonomik hayat ise beş “olmayan” kurum tarafından nitelenir. Bunlar: kentlerin olmaması, orta sınıfın olmaması, bağımsız kent kurumlarının olmaması, meşru rasyonalitenin olmaması ve  özel mülkiyetin olmamasıdır.

 

            İslam’ın hakim olduğu durumlarda, sekülerleşmeye ihtiyaç olup olmadığıdır, çünkü hristiyanlar kendilerini büyü ve doğal güçlerden kurtarmaya çalıştıkları için, İslamın olduğu yerde laikleşmeye gerek yoktur. Çünkü Kur’an her alanda bilimden, kültüre zaten rasyonalleşmeyi sağlamıştır.

 

BATI KOZMOLOJİSİNİN SEKÜLERLEŞMESİ

 

            Batı teoloji tarihini genel çizgileriyle, Erken Protestan Geleneği : Roma Kilisesi Geleneği, Geç Protestan Geleneği ve Pür Kapitalizm Geleneği olmak üzere dört geleneğe ayırabiliriz. Bunlardan birincisi dünyadan kaçışı, akıl - dışılığı, ikincisi dünyevileşmeyi, üçüncüsü ekonomik gelişmeyi ön planda tutmakta dördüncüsü de insanın her alanda rasyonalleşmesi, laikleşmesidir.

 

ERKEN PROTESTAN GELENEK

 

            Bu yaklaşımda, sertlik, rakikalizm, hayata karamsar bakış olarak ifade edilir, dünya karanlık ve yasaklı yerdir. Bu gelenekte aklın fonksiyonları yetersizdir, bu durumda akıl gelişme aracı değil yanılgı aracıdır.

 

            İnsanoğlunun çürümemesi için Platon bazı projeler geliştirir. Düşük sınıfın sadece ekonomik faaliyetleriyle ilgilenmeleri gerektiği, süper sınıfıda bu işleri aşağılık göstererek çalışmamasını istiyor. Roma geleneğinde “akla” inanç neyse, Protestandan da yabancılaşmaya inanç odur. Roma geleneğinde insanın aklı vasıtasıyla doğal potansiyelitesini gerçekleştirmeye doğru bir hareket, Protestan gelenekte aksine aklın insana yanlış yol gösermesi nedeniyle gerçek doğayı bulamamaktadır. Erken Protestanın Genel niteliği,  insan derin bir yabancılaşma içerisindedir. Akıl aldanmanın kaynağıdır. Yasalar yozlaşma ürünüdür. Yaşama akıl ile değil devrimle olmalıdır. İnsan varlığında köklü değişme olmalı. Hayat zevk için değil Allah’a hizmet için yaşanır. Çıkarcılık ve rekabet insan faaliyetlerine bulaşan şeytani olgudur. Tarihin yönü insanın düşüşüne doğrudur.

 

ROMA KİLİSESİ GELENEĞİ

 

            Batı’da hukukun, dünyeviliğin, empirizmin, faydacılığın, pratikliğin ve refahın kısmende olsa yaşandığı ve yakalandığı bir dönem olarak değerlendirilebilir. Roma Kilisesi Geleneğinin genel nitelikleri; dünya rasyoneldir, akılla yönetilmektedir. İnsan gerçekliği keşfetme ve anlama kapasitesine sahiptir. Doğal hukuk olmalıdır. Faydacılık uygun bir amaçtır.  Özel  mülkiyete önem veriyor. Çıkarcılığı doğal bir davranış olarak görmektedir.

 

ARİSTO VE BATLAMYUS KOZMOLOJİSİNİN TEMEL NİTELİKLERİ

 

            Alemi iki farklı kısma ayırmakta, Ay - üstü Alemi, Ay - Altı alemi. Bu iki alemin birlikte aynı varlık sistemini oluşturmaları gözönüne alındığında topyekün alemin dikotomik bir nitelik taşımakta olduğu söylenebilir. Aristo sisteminin iki karakterli olması, bunlardan Ay - altı fiziksel kanunlara tabi, Ay - üstü Alemin fiziksel bir nitelik taşımadığını görüyoruz. Aristo kurtuluşu çağdaş ekonomistlerin yaptığı gibi ekonomik gelişmeye bağlamıştır. Piyasa mekanizmasının işlemesini, faizin, para ve sermaye piyasasının rolünü inkar eder.

 

THOMAS AQUİNAS : HRİSTİYAN AKLIN HAVARİSİ

 

            Aquinas aklı insan varlığının merkezi konumunda değerlendirmesi bakımından Aristo’dan sonra Batı geleneğinin en önemli figürlerinden biri sayılabilir. Gilson’a göre Aquinas’da, akla müracaat, Allah’a müracat demektir.Roma geleneğinde doğal olan insan çıkarına olan herşey rasyonelle özdeşleşmektedir. Düşünüre göre Allah dünyayı dizayn etmiş ve dünyanın işleyişine karışmamaktadır. Deist düşünceye yaklaşmıştır.

 

            Deist düşünceye göre, Allah ilk olarak evreni yaratmış ve rasyonel doğa kanunlarınıda yaratarak dünyanın işleyişini kendi haline bırakmıştır. İnsan aklıyla bu doğal kanunları anlamakla yükümlüdür. Allah’ın yarattığı doğa kanunlarını bilmekle insan Allah’ı da iyi bilmiş olur. Aristo da olduğu gibi maddi faaliyetlere ikincil bir yer verir, zorunlu ihtiyaçları karşılayacak kadar olmalıdır. Kişi dürüst olmalı,  maddi serveti olmalıdır. Aquinos piyasanın işleyişinde pragramitk anlayışa sahiptir. Temelinde etkinlik ve rasyonellik bulunan yaklaşım.

 

GEÇ PROTESTAN GELENEK

 

            Bütün vurgusunu ekonomik gelişme ve Allah rızasına kaydırır. Allahın bir kutsal daveti olduğu, her insanın bir alanda uzmanlaşarak bu davete katılmasını söylemektedir. Calvin, ekonomik büyüme ve bu arada verim peşinde koşan  müteşebbis ve tüccar gruplarına kutsal yeni bir meşrutiyet kazandırmıştır. Bu ekonominin yapısını kökten değiştirmiş sosyal, siyasal alanlarda talepte bulunmuşlardır. Ekonomik gelişme olgusunu teolojinin odak noktasına yerleştirmiş, bu teoriler özlemleriyle  örtüşmüş. Bundan sonra belirleyici unsur burjuvalar olacaktı. Bütün gayretini tarım ve sanayi devrimi için maksimize etmiş. Batının kapitalizm ve emperyalizm aşamasına yükselmelerine sağlamayı başarmıştır.

 

BATI KENTLERİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ

 

            Weber kapitalizmin gelişmesinde “özgür kent” olgusuna ayrı bir önem vermiş. Kapitalizmin sadece Batıya ait bir olgu olduğunu  söylemiş, araştırmalar bunu kanıtlamıştır. Batı kentleri gelişim hikayesinde 1-Batı Roma İmparatorluğunun  sona ermesiyle, Batı kentsel donanımını kaybetmiştir 2-Kentler kırlarla uyum halinde büyümüşler ve kendi sınırlarını elleriyle çizmişler, hammaddelerin yeniden işlenmesi ve ele alınması faaliyetinde yoğunlaşmıştır. 3-Kentsel gelişmenin temelinde sağlık alanındaki iyileşmeler ve paralı ekonominin yaygınlaşması yatmaktadır.  Özgür ve bağımsız büyük kentler ve onların temas ettikleri diğer kentler, bu özgürlükten hareketle özgün bir uygarlık inşa etmişlerdir.  Gerek bilimsel gelişmelerde, gerekse hukuk, sanat ve politik alanda  son derece özgün gelişmeler sağlamışlardır.

 

HANSA KENTLER VE BİRLİĞİ

 

            Hansa kentleri, kuzey Avrupa ticaret alanı içinde bulunan kentlerin örgütlenme ve müşterek hareket etmeleri sonucu ortaya çıkan bir organizasyondur.  Hansa  tüccarları her gittikleri limanda koruma, öncelik, teşvik  hatta egemenlik sağlamışlardır.  Almanya dışında ticaret yapan bütün tüccarlar hansaları bir cins “süper hansa” biçiminde örgütlenmişler ve karargahlarını Gothlanda’da kurmuşlardır. Birliğin başlıca amaçları, Danimarka’nın gücünü kırmaktı.  Hanslılar’a Sound vergilerinin üçte ikisini 15 yıl süreyle vermeye boğazı koruyan bazı kaleleri terk etmeye ve gelecekteki Danimarka krallarının seçiminde Hansa Birliği’ne Veto hakkı vermeye, ayrıca çeşitli ayrıcalıklar tanımaya zorlamışlardır.

 

BURJUVANIN GENEL NİTELİĞİ

 

            Burjuvalar, aristokratlara zıt olarak son derece atılgan, hesapçı ve rasyonel bir iş ve meslek ahlakına sahipti. Webere göre en dikkate değer özelliği metodik  bir yaşantıya sahip olmalarıydı.  İlk metodik ve disiplinli yaşantı dini ortamlarda başlamıştır. Buna en tipik örnek  manastırlardır. Manastırda herkes kendini Allah’a adamışlar ve Allah’a yaklaşmak için son derece  dakik davranmışlardır.

 

AKTİF RİYAZETİN TOPLUMSALLAŞMASI

 

            Aktif  Riyazet veya metodik yaşama stili, ilk olarak manastırda rahiplere mahsus bir yaşantı iken Calvin’in yeni yorumu ve teolojisi ile ekonomik ve sosyal hayatada sirayet ederek toplumsal bir nitelik kazandı. Bu toplumsallaşma, Protestanlık mezhebinin ortaya çıkışı ile paralellik arzeder. Yeni yaklaşıma ve dini inanca göre insan, Allah’ın kendisine takdir ettiği iş ve meslek konusunda sadece bir yöneticidir. Aynı zamanda meslek “çağırma” anlamını ifade etmektedir. Batı toplumlarında özellikle iktisadi hayatta metodik yaşantının en ciddi etkisi ve yansıması maliyet minimizasyonu ve kar maksimizasyonundan oluşmaktadır.  Müteşebbis birim maliyetin en düşük düzeyde gerçekleşmesi için gerekli tüm çalışmaları yapmış; bu alanda mühendislik ve matematikten ileri derecede yararlanmıştır.

 

BURJUVA VE SIFIR YÜKSEKLİK OLGUSU

 

            Kuzey Avrupa’da gerçekleştirilen bu büyük dönüşüm, iki önemli sonucun doğmasına ortam hazırladı. Biri setlerin gerisinde, dalgalardan kurtulmuş, bataklıklardan temizlenmiş son derece bir arazi parçası.  İkincisi de “hesabı insan tipi” sıfır yüksekliğe sahip ovalarda bir taraftan hayvanların yemi üretilmiş, diğer taraftanda tamamen piyasaya yönelik ticari ürünler üretmeye, belli alanda uzmanlaşmaya başladı.

 

            Maddeye paraya ve itibara aç olan insan tipi ilk olarak mikro çevresini sonra da makro çevresini sömürmeye başladı.  Tüm hayat mekanizmaları maddi çikarı azamileştirme yönünde kullanıldı.  Artık kutsalın ve geleceğin bu insan için önemi kalmamıştı. Bütün bilim adamları artık burjuva değerler sistemine hizmet etmeye başlamıştır.

 

BATI’NIN SEKÜLERLEŞME  ÖZGÜNLÜĞÜ

 

            Laiklik kurumu, burjuva değerler sisteminin bir ürünüdür. Ortaçağda kilise ekonomik hayatı malikane sahipleri olan lord ve senyörlerle parsellemişler ve toplumun kanını uzun asırlar emmişlerdir. Sadece basit  bir ekonomik dev olmakla yetinmemiş, aynı zamanda toplumun vicdan ve  iradesini ipotek altına almıştır.  Fert belli bir şekilde düşünmeye zorlanmış.  Batıda Laiklik kurumu, azınlık mezhebi mensuplarının dört elle sarıldığı bir kurumdu. Laiklik kurumunu vazgeçilmez kılan diğer neden de Yahudilerdir. Batıda özgür düşüncenin ve bilimin koruyucu bir zırhı, kalesi olmuştur. Bu zırha ulaşmak içinde çok zor maliyetlere katlanılmıştır.

 

BATI’NIN RASYONELLEŞMESİNDE MÜSLÜMANLARIN ROLÜ

 

            Batıya müslümanların rolü iki yoldan olmuştur.

 

1. Müslümanların Batı’ya gelmesi         2. Batılıların müslüman ülkelere gitmesi. Avrupanın ekonomik gelişmesinde haçlı  seferlerinin büyük etkisi olmuştur. Gidilen doğu ülkelerinde toplumların üretim, tüketim, yaşayış tarzları tarafından feth olunmuşlardır. Lüks yaşantıyı burada görmüşlerdir. İpekli ve yünlü kumaşlar görmüşler, doğudan Batıya ürünler ithal etmeye başlamışlardır. Doğu mallarının taklidi 12.13 yy’larda belirgin olarak ortaya çıkmıştır.

 

KAPİTALİZMİ UYARAN DİĞER DİNAMİKLER

 

            Batıda burjuvaların, ekonomik, siyasal kültürel olaylara hakim olması ile tüm iktisat politikaları  burjuvaların özlemine göre şekillenmiş.  Devlet örgütü onların doğrultusunda seferber edildi.  Avrupadaki para stokunun genişlemesi Avrupa piyasalarında mal ve hizmetlere karşı büyük bir talep patlamasına ortam hazırlanmıştır. Arzı esnek olmayan ürünlerde önemli enflasyonist eğilimler ortaya çıkmış bu dönem büyük fiyat ihtilali dönemi olmuştur.

 

SANAYİ DEVRİMİ

 

            Feodal beylerin büyük bir kısmı iflas ederek sefalet şatolarına çekilmiş, bazılarıda rezerv topraklarına köylülerin tarla ve çayırlarınada katarak yoğun tarım aşamasına geçmişlerdir. Rotasyon sistemi ile her alanda verimli ürün elde edilmeye başlanmıştır. 18 yy’da İngiltere öne geçti.  Bir çok yenilik burada ortaya çıktı. Bu yenilik madencilik, tekstilde görüldü. Batıda ilk gelişen sanayi tekstili olmuştur. Nüfus hızlı olarak artmaya başlamıştır, burjuvanın hayat standardı yükseldi, tarımın nisbi önemi azaldı, batı kent toplumu oldu, modern teknoloji hız kazandı ve sürekliliğe girdi, ekonomik faaliyetler bölgesellikten dünya ölçeğinde genişledi.

 

BİLİMDE SEKÜLERLEŞME VE LAİKLEŞME

 

            Batının bilim alanında sekülerleşmesi ve laikleşmesinde İbn-i Sina’nın rolü vardır. İbn-i Sina, varlıkları. Akıllar, Semavi, nefisler, gök cisimler ve Ay-Altı cisimler diye dört sınıfa ayırmıştır.  İbn-i sina kozmolojisinde evren dokuz küreden meydana gelir, bunlardan sekizi Batlamyus astronomisindeki kürelerdir. Dokuzuncusu,  Müslümanlar tarafından eklenen sabit yıldızlar küresinin üstünde yer alan yıldızsız küredir. İbn-i Sina göklerin hareketinin tamamen Allah’a bağlı olduğunu vurgular. Varlık aleminin oluş konusunda aracılara rol vermesi eleştirilmiştir.

 

            İbn-i Sina’nın kozmolojisi Batı’da yayılırken kaba hatlarıyla benimsenmiş, Batılı düşünürler selektif  bir yaklaşımla sözkonusu kozmolojiden işine gelenleri almışlardır. Mesela evrendeki işleyiş ve düzenin rasyonel niteliğini alarak melekleri kainattan çıkarmaya çalışmışlardır. İbn-i Sina’nın gök kürelerinin ruhu anlayışının inkar etmekle bu bilim adamları daha o zamandan kainatı bir ölçüde laikleştirmişler ve Kopernik devrimini hazırlamışlardır.

 

            Böylece sembolik murakkabeci tabiat anlayışının ortadan kalktığı ve yerini büyük ölçüde rasyonalistik görüşe bıraktığı bir ortamda ortaçağ sona ermiş, bu rasyonalist görüş ve nominalist ilahiyatçıların eleştirileri karşısında, felsefi şüpheciliğin doğmasına yol açmıştır. Bu sırada Hristiyanlık içinde marifet ve metafizikle bağlantılı öğelerin tahrip edilmesiyle kozmolojik ilimler donuklaşmış, anlaşılmaz hale gelmiş ve bizzat kosmos yavaş yavaş laikleştirilmiştir.

 

            Rönesansla birlikte Avrupa insanı, iman çağı cennetini yitirmiş, karşılığında da artık bütün ilgisini yoğunlaştırdığı yeni tabiata ve tabii biçimler dünyasına kavuşmuştur. Ama bu tabiat, semavi gerçekliğin bir yansıması  olmaktan her gün biraz daha uzaklaşan bir tabiattır. Rönesans insanı, Ortaçağın yarı melek yarı insan gibi duran, cezbeye kapılmış, yerle gök arasında yaşayan insan gibi değildir. O, bütünüyle insandır. Tamamen dünyaya bağlı bir yaratıktır. Dünyevi sınırlılıkları aşabilme hürriyetini vermiş, karşılığında özgürlüğünü kazanmıştır. Artık onun için özgürlük, niteliksel ve yukarı doğru değil, niceliksel ve yana doğru bir özgürlüktür, bu ruhla dünyayı ele geçirmeye, coğrafyada ve tabiat tarihinde yeni ufuklar açmaya koyulmuştur. Ne var ki yabancı çevrede, tabiatta hala hristiyan geleneğinden sürüp gelen bir dini anlam söz konusudur.

 

BACON VE CADI DÜNYA

 

            Bilim o zaman Tanrı’nın yüceliğini araştırmaya esas gaye olarak seçmişti. Bunlar, bütünleyici amaçlardı. Bilim ve düşünce adamlarının tavrı-bugünkü dille ifade edersek- geniş ölçüde ekolojikti. Bocan’dan beri bilimin amacı, bilgiyi doğaya hükmetmek ve onu denetim altına almak amacıyla kullanmak oldu ve bugün hem bilim hem de teknoloji kökten anti-ekolojik amaçları uğruna bu bilgiyi hükmetme yolunda kullanmaktadır.

 

            Bocan’a göre tabiat, insanlığa hizmet etmeye mecbur ve insanlar tarafından köle yapılması gereken bir varlıktı. Bacon’un aynı zamanda arkası kesilmeksizin vukubulmuş olan cadı mahkemelerinden ilham almışa benziyor. Kral I.James’in başsavcı sıfatıyla Bacon, bu tür davalarla çok yakından alakadardı ve doğayı çoğunlukla bir “kadın” olarak gördüğünden dolayı, bilimsel yazılarına mahkemede kullandığı teşbihleri aktarmak istemesi şaşırtıcı değildir.  Gerçekten de Bacon’un kendisine işkence yapılarak elede edilmesi gerkeli sırlara sahip olduğu anlayışı, İngiltere’de 37.yy’ın cadı mahkemelerinde kadınlara yaygın biçimlde uygulanan  işkenceyi, güçlü bir şekilde hatırlatmaktadır. Böylece Bacon’un çalışması, bilimsel düşünce üzerindeki ataerkil tavırların etkisinin parlak bir örneğini sunar.

 

KARTEZYEN EVREN ANLAYIŞI VE DESCARTES

 

            Descartes, modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. Onun hayatı boyunca amacı, bütün bilme alanlarında “doğruyu yanlıştan ayırt etmek” oldu. “Bilimin tümü kesin, apaçık bilgidir” diye yazdı. “Tam anlamıyla bilinen ve hakkında en ufak bir şöpheye yer olmayan kuvvetle muhtemele ve yargılanabilir olanlar dışında kalan tüm bilgileri reddediyoruz” sonucuna ulaştı.

 

            Bilimsel bilginin kesinliğine olan inanç, Kartezyen felsefenin ve ondan türeyen dünya görüşünün  temelinde yer alır. Ancak  yirminci yüzyıldaki özellikle quantum fiziğindeki gelişmeler bize bilimde hiç bir mutlak doğru olmadığını, bütün kavram ve kuramlarımızın sınırlı ve tahmini olduğunu çok güçlü bir şekilde göstermiştir.

 

BATI’DA NESLİ TÜKENEN SON SOFU:NEWTON

 

            Bilimsel Devrim, ikiyüz yıldan fazla süren şüphecilikten sonra geldi.  Descartes bunu sağlamak için felsefeyi matematiğe indirgemeye çalışmıştır. Düşünürlerin kurduğu bu sistemi Newton reddetmiştir. Newton, Descartes, Galileo ve Kepler’in çalışmalarından bir sentez çıkartabilecek bir dehaya sahipti.

 

            Newton’un geliştirdiği mekanistik doğa anlayışı, bütünüyle nedensel ve belirlenmiş dev kozmik makina anlayışıyla katı bir determinizme sıkı sıkıya bağlanmıştır.

 

            Batı düşünce dünyasında “Tanrı ölmüş”, yerine “ulus devlet” ve “ulusçuluk” bir “idol” olarak ikame edilmişti.

 

            Organizmadan makinaya doğru doğa tasarımınıda vuku bulan bu kesin değişim, insanların doğal çevre hakkındaki yaklaşımları üzerinde de ciddi dönüşümler gerçekleşmesine ortam hazırladı. Orta Çağların Hristiyanlıktan kaynaklanan organik dünya görüşü ekolojik davranışa yol açan bir değer sistemini kapsıyordu.

 

            Mekanistik bilim anlayışının yıkılması uzun sürmedi. İzafiyet teorisi ve quantum fiziği evrende hiç bir şeyin kesin olmadığını; olsa olsa ihtimalin söz konusu olabileceğini ortaya koydu.  Yeni süreçte Mekanistik dünya görüşü değil Allah-Evren-İnsan ekseninde yapılanan “holistik (bütüncül)” bir dünya görüşü seslendirilmeye başlandı.

 

            20 yy fiziğinde meydana gelen en büyük gelişme atomların deneysel olarak araştırılmasının bir  sonucuydu. Yüzyılın dönümünde fizikçiler klasik fiziğin terimleriyle açıklanamayan aralarında x ışınları ve radyoaktivitenin de bulunduğu, atomların yapısıyla ilgili pek çok olayı keşfettiler.

 

            Fizikçiler sonunda gerçekliği yakaladılar ve “onlar bir yolunu bulup quantum kuramının ruhuna nüfuz ettiler”. Quantum kuramı; uzam, zaman, madde, nesne, neden ve etki kavramlarında derin değişimler doğurdu.

 

            Bilimin üstünlüğünün onun doğasından geldiği varsayımı, bilimin de ötesine geçerek hemen herkes için bir “iman” nesnesi haline gelmiştir. Dahası bilim artık tikel  bir durum değildir.  Kilise  bir zamanlar nasıl toplumun temel dokusunun bir parçası idiyse şimdi de bilim demokrasinin temel  dokusunun bir parçası olmuştur.  Kilise ile devlet artık elbette birbirinden özenle ayrılmışlardır oysa devlet ile bilim iç içedir.

 

İKTİSADİ DÜŞÜNCE & KARTEZYEN PARADİGMA İLİŞKİSİ

           

            Batı dünyasında sınıf çatışması sürecinde burjuvalar, Feodalleri ve bu arada kilise ve papazları devre dışı bırakıp toplumsal yapıda belirleyicilikleri arttıkça, tam kendi özlem ve  beklentilerine uygun iktisadi model ve kuramları geliştirme ve politika aracı olarak uygulama fırsatına kavuştular. 16.yy’la  burjuvaların ilk geliştirdikleri kuram “merkantalizim” idi. Merkantilist düşünürlerin çoğu burjuva kökenli idi. Burjuvanın tekel konumunda olmasını, kolonizasyonun, hazineleren altın ve gümüşle doldurulmasını savunuyorlardı.

 

            Kartezyen paradigmanın en baskın etkisi 18.yy’da Fransız Fizyokratları üzerine oldu.

 

SEKÜLERLEŞMENİN SONUÇLARI

 

            Bazı Batılı yazarlara göre sekülerleşmenin kültürel sonuçlarından  bazıları; a)bireycilik, b)araçsal aklın hayata hakim olması ve  c) ferdi özgürlüğün kısıtlanması, şeklinde tecelli etmiştir. Bireycilik, insanların kendi hayat tarzlarını belirleme, benimseyecekleri inançları serbest olarak seçme olarak tanımlanabilir.

 

            Bu düzenler insanı sınırlarken, aynı zamanda dünyaya ve toplumsal hayatın etkinliklerine anlam kazandırıyordu. İnsanoğlunun çevresindeki şeyler yalnızca ekonomik karı için potansiyel hammadeler ya da sömürülmesi gereken varlıklar değildi. Onlar varoluş zincirindeki  yerleriyle ayrı bir önem kazanıyordu.

 

            “Demokratik eşitlik bireyi kendi kendine döndürür ve en sonunda onu tamamen kendi yüreğinin yalnızlığına kapama tehdidi taşır” demişti. Bunun anlamı bireyciliğini benlik üzerinde odaklanmasıdır. Bu da insanını hayatını karartır ve tatsızlaştırır, anlamını azaltır, başkalarına ve topluma karşı daha kayıtsız hale getirir. Böyle bir gelişmenin sonucu ise “hoşgörü toplumu” dur. “Acınacak rahatlığı”ndan başka hiç bir şeyi düşünmeyecek kadar sorumsuz ve kaygısız bir toplum....

 

            Dünyanın büyüsünün çözülmesinin, dolayısıyla kültürel çöküntünün bir başka önemli faktörü “araçsal aklın” hayata hakim olmasıdır. “Araçsal akıl” belirli bir amaca ulaşmak için araçların en ekonomik olarak nasıl kullanılacağını hesaplarken  başvurulan akılcılık türüdür. Burada başarının ölçüsü “maksimum verimlilik ve kar” olmaktadır.

 

            Weber’e göre rasyonellik ve borükratik örgütlenme modern insana doğa ve toplum üzerinde etkin denetim imkanı sunar; onun tahmin edilmeyen bir dünyanın endişelerinden ve “büyüsel güçlerin” hakimiyetinden kurtarır. Fakat seküler hayat, makinaya benzer bir dünyanın oluşmasını da vareder. Böyle bir hayat ise kişiye ne siyasal özgürlük sağlar ne de mutlu kılacak bir hayat tarzı.

 

            Burjuva, sekülerleşmenin sonuçlarıyla ilgili tez ve yaklaşımını görmezden  gelmiştir. Bunun sonucu ise gerek Batı dünyasında gerekse gezegenimiz ölçeğinde son derece yıkıcı ve tahrip edici olmuştur. Gerçekten de sekülerleşmenin en kalıcı ve yıkıcı etkisi, kültürde görülmüştür.  Batı insanı korkunç bir kültürel çöküntü içerisine girmiş, günümüzde tarihinde şahit olmadığı bir bunalım içinde adeta kıvranmaktadır.  Batılı bazı düşünürlerin bu konuyu ifade ediş tarzları sanki bir çığlık şeklindedir.

 

            Sekülerleşmenin sonuçlarını çarpıcı bir şekilde anlatan  Illich ise şunları söyler: “Ben günümüzün  yarın sarhoş bir babanın ailenin tam müktesebatını kumar masasında yok ederek, çocuklarını sıfırdan başlama emri ile sıcak yataklarından ayağa diktiği buruk bir  şafağın karanlık gecesi olarak hatırlayacağını ummaktayım. Daha acıklık ve daha muhtemel olmak üzere, bu dönem. Tüm bir neslin üstelik de fukaralaşmanın peşinde çılgınca koştuğu ve sonuçta tüm özgürlüklerini alınıp satılır hale düşürdüğü, yardım kurumları önünde el açmanın kaçınılmazlığının genel politika haline dönüştürüldüğü, son adamın zavallı bir totaliter rejimin kucağına doğru atıldığı bir çağ olarak hatırlanacaktır.

 

IRKÇILIĞIN  GELİŞMESİ VE YAYGINLAŞMASI

 

            Irkçılık, toplumları sınıflandırmada kan ve etnik kökene önem veren bir yaklaşım tarzıdır. Bu arada Platon’da şehirin veya devletin son derece önemli olgular olduğunu vurgulayalım. Adalet ve estetik de şehirle ilgili unsurlardır.  Platon adaleti “en iyi devletin çıkarına uygun” olan anlamında kullanmıştır.  O zaman en iyi devletin çıkarı nedir?  “En iyi devletin çıkarı” şehirde sert ve katı  bir sınıf farklılaşmasının sağlanması ve şehirdeki değişimin durdurulmasıdır. Platon’a göre şehirde üç sınıf vardır, bunlar bekçiler, yardımcıları ve para kazanıcılar.  Platon şehirdeki değişmeyi durdurmak, hatta onun ifadesiyle, “şehrin tanrısal formu”nu devam ettirebilmek için şehirde görevi belirlenmiş herkesin sadece kendi işine bakması,  yani dülgerin kendisini yalnız dülgerliğe, ayakkabıcının ayakkabı yapımına, savaşçının savaşa vermesi gerektiğini savunur.

 

TUVALLERİN TEMİZLENMESİ YA DA “İTLAF POLİTİKASI”

 

            Adaletli ve estetik toplumu inşa etmek için neler yapılması gerektiği sorulduğunda Platon’un “Sokrates”  şu şaşırtıcı karşılığı verir: “Bir şehri ve insanlarını, karakterlerini tuval diye alacaklar ve her şeyden önce tuvallarini temiz yapacaklar”. Tuval temizleme, yepyeni bir toplum varetmek  için vaolan tüm kurum ve geleneklerin kökünün kazınılması demektir.

 

HEGEL VE DAMARLARDAKİ ASIL KAN

 

            Tarif felsefesini geliştirirken Hegel, özgürlük bilincinin “Doğu” uygarlığından “Batı” uygarlığına doğru gelişimini inceler. Hegel’e göre Doğu uygarlığı tarihin çocukluk, Grek uygarlığı erginlik çağıdır. Tarih Roma uygarlığıyla yetişkinlik çağına ulaşır.  Germen uygarlığı dünya tarihinin dördüncü dönemi olan yaşlılık çağı olarak ortaya çıkar. Onun iradeze toplumda genel geçer tek iradedir.

 

            Hegel Germen ırkının dünya üzerindeki misyonunun yerine getirebilmesi için güçlü bir devlete sahip olması gerektiğini vurgular.  “Ulusal devlet tözsel, ussal ve anlık gerçekliği içinde ruhtur” demektedir.  “Bundan dolayı dünya üzerindeki mutlak güçtür... Devlet bizzat halkın ruhudur.

 

            Hegel’e göre  ancak yüksek ırklar devlet kurma gücüne sahiptirler.  Bir ulusun veya bir ırkın en yüksek amacı kendini korumaya yarayacak güçlü bir araç olmak üzere “yüce” bir devlet kurmaktır.

 

            Görüleceği gibi Hegel daha sonra insan soyunun başına dünyayı cehenneme çevirecek ırkçı faşizm ve komünizmin tohumlarını ekmektedir.

 

 

 

 

 

ULUSÇULUK VE BATI’DAKİ GELİŞMESİ

 

            Hegel ve benzeri düşünürlerin kışkırtmasıyla Batı’da bazı toplumlarda da ırkçı duygular kabarmış ve dünyayı fethetme yollarına düşmüşlerken bazı toplumlarda ise bu duygu biraz daha ılımlı bir şekil almıştır.  Genel olarak Batı toplumlarını saran bu duygu “ulusçuluk” duygusu olmuştur.

 

            Ulusçuluk teorisini ilk kuranlarından biri Kant’ın öğrencisi Herder’dir. Herder’e göre iyi bir devlet, doğal sınırları, devletin ulusunun yaşadığı sınırlarla çakışan devlettir.

 

            Onsekizinci asrın son on yılında meydana gelen büyük Fransız devrimi modern ulusçuluğun tarihinde önemli bir işaret taşıdır. Sadece ulusçuluğun İngiletere’den Avrupa kıtasına geçişini değil, aynı zamanda demokratik ve esas itibariyle dini biçimiyle doğuşunu işaretler. Bunun yolunu Batı Avrupa’da bir buçuk asır önce gerçekleşen iki entellektüel gelişme açmıştır.

 

ULUSÇULUK BEŞERİ BİR DİN’DİR

 

            Çağdaş anlamda ulusçuluk, seküler-burjuva damgasını taşır.  Hayat tepeden tırnağa kutsaldan arındırılıp seküler-laik bir yapıya kavuşturulurken bireye cazip gelecek, onun bazı duygularını tatmin edecek yeni bir unsura ihtiyaç vardır.  İşte ulusçuluk bu fonksiyonu ifa etti. Dinden boşalan ve kutsaldan tecrit edilen duygu ve duygulara ulusçu düşünce ve ırkçılık burjuva seçkinlerin tarafından bilimsel yöntemlerle şırınga edildi.

 

 

            İngilizler bu tabiat dinine “Deizm” adını verdiler ve 1710’larda kurdukları Hür Masonlukta ona bir çeşit kilise sağladılar. Hür masonluğun da katıldığı deizm, İngiltere’den kıtaya ihraç edildi.  Ve özellikle Fransa’da Voltaire gibi zeki ve velut bir taraftar bularak üst ve orta sınıfların büyük kısmının tam anlamıyla dini haline geldi.

 

BEŞER  DİNİNİN TAŞIYICI ALEMLERİ

 

            Bu Beşer Dininin kendine göre ayinleri ve kutsalları da vardı. Bu dinin taşıyıcı kadrosunu oluşturan aydınlar, geniş ölçüde Hristiyanlığın ritüellerini çalarak kendilerine göre bir akıl dini geliştirmeye çalıştılar.

 

            İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi bir ulusal ilmihal muamelesi görü ve 1791 Anayasası tarafından ona iman edilmesi emredildi. Onun üzerine yemin etmeyi reddedenler, sivil afarozla cemaatten atıldı ve ona sadakat yemini eden yabancılar müminler safına kabul edildi ve azizler komisyonuna dahil edildi.

 

            Evvela  yeni ulusçuluk diniyle Fransa’nın geleneksel Hristiyan dinini uzlaştırma teşebbüsünde bulunuldu. 1791’de yürürlüğe konulan Din Adamları Sivil Tüzüğü’yle kilise ulusal devlete zincirlenmiş oldu. Sivil Tüzük’e göre papaz ve piskoposlar  halk tarafından seçilecek, maaşlarını devlet verecek ve Papaya sadece ismen balğı olacaklar ve yeni düzenlemeye bağlılık yemini edeceklerdi.

 

EKONOMİK SÖMÜRÜ

 

            Ekonomi ve uluslaraarası ilişkilerin seküler bir yapıda belirlenmesi insanlığın yoğun şekilde sömürülmesi sonucunu doğurmuştur. Burjuva iktisatçıları her ne kadar ilk teorilerinde gerek milli, gerekse milletlerarası ölçekte tam rekabet şartlarınının hakim olacağı, dolayısıyla tüm tüketicilerin daha kaliteli ve daha ucuz ürün tüketeceklerinin savundularsa da son yüzyıllardaki gelişmeler onların dediği gibi çıkmadı.  Belli rantlardan yararlanan firmalar sektördeki diğer firmaları devre dışı bırakarak tekel durumuna geldi ve piyasada hem satış miktarını hem de yfiyatı bizzat kendisi belirledi.  Hatta firmalar sadece ulusal ölçekle yetinmeyip çok uluslu şirketler haline girerek toptan dünya inanlığını sömürmeye başladılar.

 

            Çok uluslu şirketler, sadece karlarını arttırmakla kalmamakta, aynı zamanda toplumsal hayatın tüm alanlarına müdahale edip, belirlemeye çalışmaktadır. Batı dünyasının çoğu ülkelerinde söz konusu organizasyonların kudreti fiilen kamu hayatınıın çeşitli noktalarına nüfuz etmiş durumdadır.  Şirketler, büyük ölçüde toplumun enformasyon kanalıyla aldığı haber akımını çarpıtmakta, eğitim sisteminin ve akademik araştırmaların yapısını belirlemektedir.

 

            Büyük şirketlerin yapısı kökten insanlık dışıdır.  Rekabet, zorlama ve sömürü, sınırsız büyüme tutkusuyla güdülenen faaliyetlerinin temel özellikleridir.

 

            Çok uluslu şirketler, topyekün doğal kaynaklar, ucuz emek ve pazar arayışlarını yoğunlaştırırken, sınırsız büyüme ile ilgili fikr-i sabitin neden olduğu çevrekel faktörlerle toplumsal çürüme 3giderek artmakta ve daha fazla hissedilir hale gelmektedir.

 

EKO - SİSTEMİN TAHRİBİ

 

            Bilim, kültür ve ahlakın sekülerleşip her türlü kutsaldan bağımsız hale getirilmesi sonucu burjuva, sadece karını azamileştirme peyinde koşarken, işin vehameti eko - sistemin tahrip edilmesi düzeyine kadar varmıştır.

 

            Zaten doğası gereği çağdaş burjuva ekonomik düşünce yapısı temelde anti - ekolojiktir. Bu durum ise, üretim, dağıtım ve tüketim esnasında ortaya çıkan toplumsal ve çevresel maliyetlerin gözardı edilmesine neden olmuştur.

 

            Kapitalist gelişme modeli, hayatın fiziksel ve ruhsal olarak sağlıksızlaştığı bir çevre varetti. Kirli hava, sinir bozucu gürültü, trafik tıkanıklığı, kimyasal kirleticiler, radyasyon tehhikeleri ve fiziksel ve psikolojik stresin pek çok kaynakları genellikle Batı toplumlarının günlük yaşayışının zorunlu bir parçası durumuna girmiştir.

 

            Üretim ve tüketim hızla artarken, insan ve genel olarak eko - sisteme zararlı olan yan ürünlerin üstesinden gelebilecek uygun teknolojiler geliştirilmemiştir. Bu yola gitmemenin nedeni oldukça basitti: tüketim maddelerinin üretimi kapitalistler için oldukça karlı iken, atıkların yeniden değerlendirerek kazanılması karlı bir faaliyet değildi.

 

            Aşırı tüketim ve yüksek teknolojiyi baz lana kapitalist gelişme modeli, sadece korkunç boyutlara vran atıklara neden olmakla kalmamakta, aynı zamanda akıl almaz düzeyde doğal enerji kaynaklarının tüketerek kaynakların süratle azalmasına da yol açmaktadır.

 

            Sonuç olarak, kapitalist büyüme modeli, her türlü sosyal ve çevresel değerden bağımsız olarak aşırı ölçüde kar maksimizasyonuna dayandığı, karın dışında başka değerli kabil etmediğinden gerek enerji kaynaklarına verdiği geniş tahribat, gerekse kimyasal atıklarla eko - sistemin dengesini mozmasıyla bügün yer küresinin intinharın eşiğine getirmiştir denilebilir.

 

GELİR VE SERVET DAĞILIMININ BOZULMASI

 

            Günümüz dünya ekonomisi sınıf yapılarını ve üçüncü dünya ülkelerinin zengin sanayileşmiş milletler tarafından sömürülmesini olduiğu kadara milli ekonomi içindeki adraletsiz gelir dağılımını sürdüren geçmişteki güç gruplaşmalarına dayalıdır.  Bu toplumsal gerçekler çoğunlukla ahlaki konulara girmekten kaçınma eğiliminde olan ve mevcut gelir dağılımının veri ve değiştirilmesi imkansız olarak kabul eden iktisatçılarca görmezden gelinir.

 

            Sanayileşmiş ülkelerde servet ve gelirin son derece adaletsiz dağılımı, gelişmiş ülkelerle, üçüncü dünya arasındaki bozuk gelir dağılımına paralellik göstermektedir. Üçüncü Dünya ülkelerine ekonomik ve teknolojik yardım programalrı, çoğu kez bu ülkelerin emek emek ve doğal kaynaklarını sömürmek ve az sayıda, yozlaşmış seçkinlerin ceplerini doldurmak amacıyla çok ulusul şirketlerce gerçekleştirilir.

 

DOĞU’NUN SEKÜLERLEŞTİRİLMESİ

 

            DOĞU TOPLUMLARI bağlamında burada İslam toplumları incelenecektir. İslam toplumlarının değişim yasalarıyla çağdaş anlamda genellikle Batılı yazar ve düşünürler yani oryantalistler ilgilenmişlerdir. Oryantalistler islam toplumlarının değişme yasalarını iki amaca dönük olarak incelemişlerdir. Bunlardan ibri, emperyalist Batı toplumlarına doğu ülkelerini sömürme için kendilerince meşru bir fetva hazırlamak; diğeri de genel olarak toplumların değişme yasaları incelenirken doğu toplumlarının değişme yasalarını da incelemek ve genel bir tarih tezine ulaşmaya çalışmaktır.

 

            Doğu’nun sekülerleştirilmesi projesi iki şekilde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Biri; Doğu toplumlarının toprakları bizzat Batılı emperyalist ordular tarafından işgal edilip, akabinde de yoğıun bir kültür emperyalizmi politikası ile yerel ve milli değerlerinden toplum fertleri arındırılarak yeni Batı tipi değerlerle donatmak suretiyle; ikincisi de askeri güçle dize getiremedikleri toplumları kendilerinin etiştirdiği yönetici seçkilnler ve aydınlar tarafından üretilen modernleşmem ve çağdaşlaşma projeleri yoluyla olmuştur.  Bizi burada daha fazla ikinci proje ilgilendireceğinden birinci proje üzerinde fazla durulmayacaktır.

 

            Toynbee, genelde İslam dünyası özelde Türkiye’nin sekülerleşme & laikleşme macerasını Batı medeniyeti ile İslam medeniyetlerinin çatışması sonucu ortaya çıkan bir olay olarak görür.

 

            Türkiye’de yapılan devrim, bizim Batı’daki başarılı ekoınomik, siyasal, estetik, dini devrimler gibi bütün alanlarda yapıldığından Türk halkının toplumsal deney ve tecrübelerini tepeden tırnağa sarstı.

 

            Türkler yalnızca anayasalarını değiştirmekle kalmadılar (bu oldukça basit bir iş sayılabilir) fakat islam inancının koruyucusu durumunda olan Halife’yi ve müessesesini , tekkeleri medreseleri, kadınların yüzünden peçeyi kaldırlılar; İslam’ın temel direklerinden olan, kişinin alnını yere koyarak kıldığı namazı, kılan insan için imkansızlıştıran şapkaları giymek zorunluluğunu  getirerek erkekleri inanmayanlarla aynı seviyeye getirdiler.

            İsviçre Medeni Hukukunu kelimesi kelimesine Türkçeye çevirip, İtalya Ceya Hukuku’ndan alıntılar yaparak şeriatı kaldırdılar ve Meclisin oylarıyla yasallaştırdılar; Osmanlı edebi mirasını büyük bir kısmını yok saymak pahasına Arap harflerini Latin alfabesiyle değiştirdiler.

 

            Sonuç olarak Batı sekülerleşme ve rasyonelleşme yoluyla fizik dünyayı önemli ölçüde fethetmiştir. Üretim ve tüketimde tarihte eşine rastlanmayan akıl almaz başarılar elde etmiştir. Toplumlarının maddi açıdan refah düzeyini arttırmış, hatta bazılarının iddia ettiği gibi “tarihin sonu’na ulaşmıştır. Ancak Batı’nın her türlü kutsalı dışlayarak kalkınması son derece olumsuz gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Kültürel çöküntü, aşırı profanlaşma, eko - sistemin tahrip edtilmesi,  sömürü ve ırkçılığın yaygınlaşması bu olumsuz gelişmelerden bazılarıdır. Burada bizim içign önemli olan nokta sosyo - ekonomik gelişmemizi sağlamaya çalışırken başka bir çıkar yol yokmuşcasına Batı’nın izlediği süreci aynen izlememizin sahip bulunduğu değerler setini veri alarak o sete uygun gelişme projeleri üretebilmemizdir.

                       

Döküman Arama

Başlık :

Kapat