MISIR TARİHİ

MISIR TARİHİ

MISIR TARİHİ

 

İ.Ö. 3100 civarında beraberinde insana özgü uzun deneyimler sahibi olan Mısır’ın yazılı tarihi başlar. Tarıma ait toprakları kesin olarak belirlenmiş, dininin belli başlı unsurları oluşturulmuş, dili ve yazısı saptanmış, önemli kurumları yerlerini almışlardır. Yeni Krallık döneminde (İ.Ö. 1500) Mısırlılar bronzun varlığına rağmen çakmaktaşını şekillendirmeyi biliyorlar ve zorunluymuş gibi taştan yontulmuş ve cilalanmış aynı bıçakları kullanıyorlardı. Cenaze törenleriyle ilgili rahipler, yazı daha ortaya çıkmamışken yaşamış olan atalarının onlara sözlü olarak aktardıkları cümleleri hâlâ tekrarlamaktaydılar. Kısaca Mısır’ı tarihi medeniyet yolunda insanın en uzun deneyimini oluşturmaktadır. Bu da dördüncü binden Hıristiyanlığın başlangıcına kadar olan dönemi kapsar.  İnsanlar bu çok uzun zaman diliminde aynı dili konuştular, bu dünya ve ölümden sonraki dünya hakkında aynı fikirleri paylaştılar ve aynı kuralların zorunluluğu altında yaşadılar.

Mısır medeniyeti sadece eskiliğinden değil aynı zamanda sürekliliğinden dolayı da ilginçtir. Devamı ettiği süre göz önüne alınırsa bu süreklilik dikkat çekicidir. Ve bunun en önemli sebeplerinden biri Mısır medeniyetinin sıkı sıkıya coğrafi bir koşula, Nil Vadisi’ne bağlı olmasıdır. Medeniyet buraya yani Mısır’a dışarıdan getirilmemiş ve bizzat vadide doğup gelişmiştir. Medeniyet Nil vadisine özgü nilotigue ve Afrikalıdır. Aslında onu daha güçlü kılan da budur. Bu yüzden de istilacılar anarşi ve zayıf dönemlerde vadiye hakim olmaya çalıştıklarında toplum içinde sindiriliyorlar, ülkenin gereklerine uyum sağlayamazlarsa dışlanıp uzaklaştırılıyorlardı. Mısır’daki bu kesintisiz uygarlığın sürekliliği özellikle evrensel tarihi anlamamıza yardımcıdır. Bu uygarlık bizi o olmadan hiçbir şey kavrayamayacağımız Afrika kıtasındaki eski yaşam hakkında aydınlatmakla kalmayıp aynı zamanda eski insanın yaşamını etkilemiş olan manevi veya teknik bazı yenilikleri incelememize, tarihlendirmemize de yardım eder. Madenlerin keşfinden, tarımın, hayvancılığın, inşa tekniklerinin, dokumanın, sulamanın geliştirilmesinden, dümenin icadından, altın kullanımından çok tanrılı dindeki manevi gelişmelerin görünüp Hıristiyanlığın başlangıcına kadar gelişimi etkilemiş büyük küçük her olayın izlerini Mısır’da görmek mümkündür.

Dünyanın bu en eski medeniyeti aynı zamanda çok kısa bir süredir tanınan medeniyetlerden biridir. Bu medeniyetinden yeniden keşfedilmesi sadece bir yüzyıldan biraz fazla bir süredir. Gerçekleştirilmiştir ki, bu da bizi Egyptologie’nin yeni bir bilim dalı olduğunu açıklar. Özetlemiş bu sentez Egyptologie’yi yaratan Jean François Champollion (1790-1831) buldukları sayesinde gerçekleştirilebilmiştir.

Champollion 1822 yılında Mısır dilini keşfetmiş, böylelikle Mısır tarihi gerçeklik haline gelmiştir. Mısır Medeniyeti hakkında bildiklerimizi daha geçen yüzyıldan beri sahip olmaya başladığımızı düşünürsek daha ne gibi sürprizlere karşılaşacağımızı bilmeyiz. Günümüzde hâlâ Mısır piramitlerinin nasıl yapıldığı hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Bir çok bilim adamı uzun zamandan beri bu konuyla uğraştıkları ve bir çok projeyi denedikleri halde kesin çözüme ulaşamamışlardır. Dikilitaşların nasıl bir teknikle dikildiği sorusunun yanıtı daha 1999 yılında bulunmuştur.

 

 

 KARANLIK ÇAĞLAR

(Prehistorik ve Thinis Dönemi)

 

                   Eski Mısır’ın geri kalmış dönemle ilgili ilk sorun kronolojik sıradır. Bu soruyu cevaplayabilmek için tarihçilerin elinde çok az bilgi bulunmaktadır. Mısır’da yıllar o sırada tahtta oturan firavunun saltanatının başlangıcından itibaren sayılırdı. Her hükümdar değişikliğinde yıllar yeniden sıfırdan başlardı. Bu yüzden bilinen ilk kralın tahtta çıkış tarihini saptamak için bütün krallarının saltanat sürelerini bilmemiz gerekir. Bu gün üç mısır kralının hanedanlık süresini kesin olarak bilmemizi gökbilimsel kronolojiye borçluyuz. Astronomi sayesinde elde edilmiş tarihlerin kral listeleri (mısır belgelerinde ve Manethon’un yazdıklarından), soyağaçları, eşlemeler, Mısır’ın komşu halklarının tarihleri ile birleştirilerek Mısır’da tarihin başlangıcı olarak günümüzden önce 30. yüzyılın başları saptanmıştır. “Karbon 14” veya diğer adıyla “radyokarbon” metodu sayesinde de Mısır’ın tarih öncesi dönemlerinin kontrol edilebilmesi mümkün hale gelmiştir. Prehistorik ve Predinastik (Hanedanlık Öncesi) açıdan bu tarihler daha önce düşünülenlerden farklıdır ve kesin kronoloji şöyledir:

 

Fayum B (Neolitik)                                  İ.Ö. 5700 - 4300 dolayları

El Omari (Neolitik)                                   İ.Ö. 4000 - 3500 dolayları

Nakada II (Predinastik)                          İ.Ö. 3500 - 3300 dolayları

Hierakonpolis (I. Hanedan)    İ.Ö. 3000

Snofru (IV. Hanedan)                            İ.Ö. 2800

Senvosret III (XII. Hanedan) İ.Ö. 1800 - 1700 dolayları

 

En son metotlarla da onaylanmış olan Mısır’da Tarihi Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilen 3100 tarihi bizi yanılgıya düşürmemelidir. Bu tarih yapay ve yaklaşık olup yazının başlangıcı değil bilinen yazı anıtların başlangıcını bildirmektedir. Gerçekte Mısır’da medeniyet bu tarihten çok daha eskiye dayanır. Medeniyet ve yazı birbirinden farklı iki kavramı oluşturmaktadır. Mısır’da Nil vadisinde uygarlık tarihinin gerçekten önem taşıyan yüzyıllarının Eski Krallık döneminin başlarına rastlayan 5. binle  İ.Ö. 2780 yılları arasında geçtiğini söyleyebiliriz. Gerçekte de dil, yazı, din, kurumlar ve ülke siyasal birliği bu tarihler arasında kurulmuşlardır. Burada bu dönemi öneminden dolayı değerlendirmeliyiz. Bu dönem Mısır tarihinin karanlık dönemini oluşturduğundan, eskiliğinden ve eldeki verilerin eksikliğinden tam olarak tanınmamaktadır.

 

Paleolitik Dönem: Uzun yıllar Mısır’da , Avrupa’da yaşanmış olan “taş çağları”nın yaşanmamış olduğuna inanıldı. Oysa ki Mısır’da yalnızca neolitik çağ değil, paleolitik çağ bile mevcuttu.  Sonuç olarak her dönemde Nil Vadisi’nde yaşam mevcuttu. Son çalışmalar sonucunda “ilk öncü Mısırlılar”ın Akdeniz dünyasından önce İ.Ö. 13000ler de Paleolitik Çağın sonlarında Yukarı Mısır’da buğday ve arpa tarımı yaptıkları tahmin edilmekteydi. Oysa bugün bu varsayım geçersizdir. Yine de kesin olan vadinin batısında İ.Ö. 7000’de yetiştirilmese de arpanın tüketilmiş olduğudur.                                       

 

Neolitik Dönem: Yapılan kazılar sonucunda Mısır’da tam bir neolitik dönem yaşandığı, bakırın kullanımından evvel tarımın, hayvanların evcilleştirilmesinin gerçekleştirildiği ve seramik sanatının geliştiği ispatlanmıştır.

Neolitik dönemle birlikte vadinin görünümü tamamen değişir. İklim günümüz iklimine yakındır. Nil küçülür ve Mısır kalabalıklaşır. Kıyı bölgelerinin kuruması ve çöle dönüşmesi yaşayanları Nil’in sularıyla verimli hale gelmiş olan kısıtlı alandaki topraklarda yerleşmeye yönlendirir. Neolitik bu toplulukları haklı olarak hanedanlar dönemi Mısırlıların ataları olarak kabul etmek mümkündür. Bu insanlar kesin olarak tek bir ırka mensup değillerdi. Onlar Akdeniz tipi insanların ve son paleotik dönemden gelen zencileri andıran tipin bir karışımıydılar. Onların bir zamanlar üzerinde yaşadıkları topraklar bugün, Nil’in taşımış olduğu balçıklar arasında gömülü haldedir. Bu yığılmalardan dolayı suyun yükselmesi de neolitik yüzeyde kazılar yapılmasını imkansız hale getirmektedir.

İlk Mısırlıların alet takımları çakmaktaşı ve taştan oluşur. Bunlar özellikle yontmalarının güzelliğiyle dikkat çekerler. Yazılı tarihin başlangıcından itibaren dikkat çeken Mısırlı sanatçıların ustalıkları onlardan önce yaşamış çakmaktaşı yontucularının devamı olmalarıyla açıklanabilir. Vadinin ilk sahipleri gruplar halinde kulübelerde yaşamaktaydılar ve sığır, koyun, keçi gibi hayvanları yetiştirmeyi bilmekteydiler. Evcilleştirilmiş tek hayvan köpekti ve büyük olasılıkla sürü hayvanlarının bekçiliğinde, kolektif yaşamda küçümsenmeyecek yeri olan avda yardımcıydı. Tarımın bu insanların yaşamında önemli bir yer tuttuğunu kazılar sonunda bulunmuş tarım aletlerinden, taştan çapalardan ve çakmaktaşından oraklardan anlamaktayız. Elde ettikleri ekinlerin taneleri kilden yapılmış ambarlarda saklanmaktaydı. Neolitik çağın insanları bu taneleri una dönüştürmeyi bilmekteydiler. Kazılar sonucunda çok sayıda değirmentaşı bulunmuştur. İlginç olan nokta bulunmuş olan orak ve değirmen taşlarının tarihi zamanda kullanılmış olanların benzeri olmalıdır. Yine bu dönemde insanlar postları hazırlamayı, hasır ve kumaş dokumayı, dikmeyi biliyorlardı. Zıpkınlar, bilezikler, iğneler yapmak için kemiği işlemekteydiler. Ölüler embriyon pozisyonu denilen dizler çeneye katlanarak, yan yatırılarak köyün yakınındaki oval çukurlara gömülüyorlardı. Sonuç olarak neolitik uygarlık burada bütün maddi unsurları oluşturarak Mısır uygarlığının gelişmesi için gerekli zemini hazırlamıştır. Yaşanacak şehirleri kurup, tarım alanlarını hazırlayarak insana özgü görüntüyü oluşturan işte bu neolitik uygarlıktır.

  MISIR’IN KLASİK ÇAĞI

 

KRAL NARMER

İÖ 3200’e doğru Hierakonpolisli Narmer o dönemde mevcut olan iki krallığı birleştirdi. Bunlar Yukarı Mısır (başkenti Hiyarokompolis, tanrısı akbaba, tanrıça Nehet, simgesi Beyaz Taç idi) ve Aşağı Mısır (başkenti Buto, tanrısı yılan, tanrıça Uto, simgesi Kırmızı Taç idi.) krallıklarıydı. İki taca sahip olan Narmer otuz hanedanın art arda gelişiyle üç bin yıl boyunca ve Büyük İskender’in gelişine (333) kadar Mısır’ı yöneten kralların ilkiydi.

Narmer başkentini ilk iki hanedan krallarının yaşadığı Tis’de kurdu. Narmer’in Delta ucunda yeni Memfis kentini kurduğu sanılmaktadır. Ülkenin birliğini koruyan bu ilk hükümdarların yaptıkları işlerin önemli olduğunu söylemek gerekir.

 Mısır tarihi dört büyük döneme ayrılmıştır: III. IV. V. ve VI. Hanedanlığı kapsayan Eski Krallık, XI. Ve XII. Handanlıkla Orta Krallık, XVIII. XIX. ve XX. Handanlıkla Yeni Krallık ve son olarak Yunan fethine kadar olan Geç Dönem’dir.

 

 

Eski Krallık Dönemi (İ.Ö. 2780-2400)

                   Eski Krallık döneminin tarihi ne yazık ki çok az bilinmektedir. Aslında bu döneme ait birçok yapıt bulunmaktadır, fakat yönetim, ordu, siyasal tarihe ait belge olmadığından sadece maddi uygarlık hakkında bilgi sahibiyiz.

   Eski İmparatorluğun firavunları kendilerinden önce gelenlerin bilgece siyasetinin meyvelerini toplayarak Mısır"ın gelişmesi için etkinlikler yaptılar. Zoser sülalesinin ilk hükümdarı, son derece akıllı ve becerikli bir adam olan İmhotep adlı vezirinin yardımıyla bütün kuruluşları yenileyerek, monarşi dönemini başlatmış oldu. Krallığın başkentini kısa süre içinde Mısır tarihinde çok büyük yeri olan Memfis şehrine getirdi. Bununla birlikte Memfis sülaleleri devri başladı. Zoser"den sonra gelenler, özellikle 4.Sülaleden Kral Snefru, Mısır’ın askeri gücünü arttırdı ve krallık hakimiyetini Nubye"ye uzatarak Sina madenlerini ele geçirdi. Sonraki prensler, halk üzerinde ve yöneticiler üzerinde otorite sağlayamadılar ve böylece o dönemde Mısır"da çok güçlü ve etkili olan Ayn Şems rahipleri, kendi çıkarlarına uygun düşen kral adaylarını başa getirmeye başladı. Bu iç karışıklıklara rağmen Mısır, yoğun bir askeri etkinlik sürdürüyor, doğu sınırda tedirginlik uyandıran Asyalı halklara sefer düzenliyor ve Libya"da otoritesini güçlendiriyordu.

Piramitler devri olarak da bilinen Eski Krallığın 4.Sülalesi döneminde Snefru, ikinci Snefru, Kefren ve Mikerinas bu dönemde yapılan piramitlerdir. Diğer piramitler ise 3. Sülale zamanında Coser ve 5. Sülale zamanında Unas piramitleri inşa edilmiştir. İlk piramit olan Kral Coser’in piramididir. Yedi basamaklı bu piramitlin bir eşi daha yoktur. 

                   Daha sonra kontrolü eline alan 6. Sülale zamanında genişleme siyaseti devam ediyor ve bu arada da Akdeniz’in doğusundaki sitelerle sıkı ticaret ilişkileri kuruluyordu.

                   Sülalenin en dikkate değer ismi Pepin I, Sina yarımadasındaki bedevileri yenerek Mısır"a bakır madenlerinin yolunu açmış,Nubye"yi birtakım iktisadi yararlar sağlayacağı için Mısır"ın bir sömürgesi haline getirmişti. Vakitsiz ölen firavun, yerine 6 yaşındaki oğlunu bırakmıştı. Pepin II (oğlu) dönemi çok uzun sürdü fakat, Pepin II, babası gibi, bu çok geniş ve merkeziyetçilikten uzak  imparatorluğu yönetecek otoriteye sahip değildi. Böylece valiler bağımsız hareket etme alışkanlığı kazanmışlardı. Pepin I’ in ordu birlikleri önünde boyun eğmek zorunda kalmış ve şu ana kadar  her fırsatta Mısır"ın vesayetinden kurtulmak için fırsat kollayan bedeviler, Pepin II"nin güçsüzlüğünü ve valilerin bağımsız davranışlarını fırsat bilip, 2300 yılında hiçbir direnişle karşılaşmadan Mısır"ın içlerine kadar girdiler.Krallık iktidarının ve yönetici sınıfların acizliği halkın ayaklanmasına sebep oldu ve bu bir sosyal devrime yol açtı. O günden beri Mısır görülür bir anarşi içine girdi ve bu 8.Sülalenin sonuna kadar sürdü. Bu devrimle  Mısır 3 krallığa ayrıldı:

                   1-Asyalı istilacıların ele geçirip oturduğu Delta Krallığı

                   2-Heraklepolis dolaylarında Orta Mısır Krallığı

                   3-Teb dolaylarında da Yukarı Mısır Krallığı

                   Bu krallıklar arasında Teb sülalesi diğer krallıkları yenerek topraklarını genişletti ve böylece Orta Krallık Dönemi, Teb Sülalesi tarafından kurulmuş oldu.

                   Aslında Eski Krallık, yağmacıların istilası altında, yok olmayla sonuçlanan çökme dönemine girmeden önce uygarlık ve siyasi kuruluşlar alanında dikkate değer bir dirilik göstermiştir. Ülkeyi, başkentleri olan Memfis"ten despotça yöneten bir hükümdar, işbaşında kendilerine hizmet eden merkezi bir hükümet ve bunu yöneten bir vezir vardı ki;aynı zamanda adalet,maliye ve tarım bakanıdır. İdari yönetim bakımından Mısır, illere bölünmüş ve bu iller valilerin otoritesi altına konulmuştu. Bu valilerin yetkisi çok genişti. Ayrıca hükümdarın, mahalli yönetimi ve valilerin icra biçimini fiilen kontrol etmesi mümkün değildi. Bunun için bütün Eski Krallık süresince devlet memurları kendilerini bağımsız saydılar. Hükümdar bu duruma karşı koyamıyordu, zamanla  valilik babadan oğla geçen bir makam oldu. Böylece merkeziyetçilik ve merkez iktidarı büsbütün bozuldu.

                   Bu yarıderebeylik düzeninin Mısır birliği tarafından taşıdığı tehlikeyi fark eden Teb monarşisi öbür krallıklara karşı kazandığı zaferden sonra, merkezi iktidara bağlı bir yönetim düzeni kurmaya çalışmıştı.Bu sayede Orta Krallık kurulacaktı. Teb monarşisinin ilk işi, Mısır birliğini yeniden kurmak ve ona kaybettiği toprakları geri vermek oldu. Bu birliğin başı Mentuhotep II idi. Bu hükümdar Asyalılara, Nubyelilere ve Habeşlere karşı bir sürü seferler yaptı. Ondan sonra gelen Mentuhotep III aynı siyaseti güttü ve 11.Sülalenin son hükümdarları da Kızıldeniz ile yeniden ticaret ilişkileri kurdular.12.Sülale zamanında Mısır Yakındoğu"da yeniden en güçlü devlet niteliğini yeniden kazandı. Bu dönemde dikkate değer üç hükümdar vardı; Mısır"ın kudretini yenileyen ve canlandıranlar oldular:Amennemes I,Sesostris I ve Sesostris III.

                   Onların etkisi Mısır"ın Asya sınırlarına, Libya"ya ve Sina yarımadasına kadar uzanmasını sağladı. Sesostris I ; üçüncü çağlayana kadar ulaştı ve Sesostris III de bu bölgeleri kontrol altına aldı. Daha sonra Nubye"yi düzenli bir şekilde sömürgeleştirdi, Libya"ya yapılan sefer yağmacılara karşı polis tedbiri niteliğindeydi. Sina ve Punt" (Somali kıyıları) a seferler düzenlenmesi de ticari amaçlıydı.

                    Bundan sonraki silik prensler tahtı, zorba komploculara bıraktı  ve bunlar başa geçtiklerinden itibaren zaten git gide bir düşüşte olan monarşi rejimini bozmuş oldular.Böylece Hiksos istilasına sebep oldular.

   Deltaya ilk gruplar 1730 da, sonuncular da 1680 de vardılar. Bunlar Mısır tarihinin anısını uzun zaman saklayacağı büyük yıkım yaptıktan sonra Aşağı ve Orta Mısır"a yerleştiler.

                   Zamanla Hiksoslar artık ülkenin sahibi olmuş, ancak Yukarı Mısır"daki yerli sülale, Hiksos hakimiyetini tanımak şartıyla varlığını sürdürebilmişti. Teb sülalesi bir yüzyıl Hiksosların hakimiyeti altında kaldıktan sonra bir kurtuluş savaşına girişti ve  önce Memfis"i ele geçirdi sonra da Hiksosların başkenti Avaris"i ele geçirdi. Onları Filistin"e kadar kovaladı. O zaman başta bulunan Ahmes I, Mısır birliğini yeniden gerçekleştirdi ve Mısır tarihinin en parlak sülalesi 18. sülaleyi başlatmış oldu. Daha sonra gelen Mentuhotep III, valiliğin babadan oğla geçmesini kaldırdı ve göreve bir sınır getirdi. Sesostris III, toprağın verimliliğini sağlayan kanallar ve barajlar yaptırdı.Bu çalışma sonunda Fayyum, Mısır"ın en zengin bölgelerinden biri oldu.

                   12.Sülalenin düşüşünden sonraki anarşi döneminde hükümdarlar, Sesostris III’ ün reformlarını koruyamadılar. Ve bu yüzden valilik, parayla satılabilen, miras bırakılabilen bir makam haline gelmişti  ve her ne kadar Teb Sülalesi, Yeni Krallık dönemini başlatmaya çalışsa da bu işe kendini 18.Sülale adayacaktı. Orta Krallık dönemi ise artık tarih olmuştu.

  

Yeni Krallık dönemi

Yeni Krallık dönemindeki Mısır (MÖ1600-1100), 18.Sülalenin ve özellikle ülkenin iç ve dış siyasetine, kişilikleriyle yön veren birkaç olağanüstü hükümdarın eseridir. Bu sülalenin hükümdarları,beceriklilikleriyle sık sık baş gösteren taht kavgalarının sebep olduğu karışıklıkları önlemeyi bildiler, böylece siyasi iktidarın uzun ömürlü olmasını sağladılar.

                   Uluslararası alanda, Mısır siyaseti yeni meydana gelen olaylara uygun biçimde reaksiyon gösteriyordu. Hiksosların istilası Mısır’ın en çok, Asya’dan gelen saldırılardan korkması gerektiğini açıkça göstermişti. Böyle bir tehdidin tekrarlanmasını önlemek için 18.Sülale daha sonraları Asya’da bir Mısır imparatorluğu kurmaya çalıştı ve bu siyasetin, Mısır uygarlığının geleceği bakımından son derece önemli sonuçları oldu.

Hiksosları Deltadan attıktan sonra, Ahmes I’in ilk işi Nubye’yi ele geçirmek oldu. Ondan sonra gelen Tutmes I ve Tutmes III, Sudan’a kadar ilerlediler ve orada  Mısır uygarlığını hakim kıldılar. Ama Mısır’ın emperyalist arzuları en  çok Asya’da kendini gösterdi. Ahmes I, ilk yaptığı seferde Fenike’yi yönetimi altına aldı. Amenofis ve özellikle Tutmes İmparatorluğu zamanında Mısır’ın sınırları Fırat’a kadar genişledi. Genişleme Tutmes III zamanında yeni bir güçle devam etti. Mısır’a karşı ittifak kurmak için Asyalı prensler arasında gerçekleşen yakınlaşma,  Asya da durumu güçleştiriyordu. Bunun başını çeken Mitanni idi. Tutmes III Asya’da Mısır hakimiyeti kurmak için sekiz sefer yaptı. Birinci seferde kral, kendisine karşı birleşenleri Megiddo’da ezdi. Sonra Celile’yi Sur’a kadar ele geçirdi. Fethedilen ülkeyi örgütledikten sonra Tutmes, Lübnan’ı savunan başlıca düşmanı olan Kadeş prensini devirmeyi gerekli gördü ve Kadeş üzerine yürüdü. Çabucak teslim olan Kadeş’in ardından Filistin,Fenike ve Lübnan’ın da fethedilmesi Asya’da sağlam bir harekat üssü sağladı, özellikle Fenike limanlarına sahip olmak, mısır birliklerini denizden daha kolayca götürmeye elverişli oluyordu.

Tutmes III şimdi de Fırat yöresine göz koymuştu ve kafasına koyduğunu da yaptı. Böylece hemen hemen bütün Asya krallıkları Mısır’a vergi ödemeye başladı. Artık Tutmes Asya’nın da hakimiydi.

Tutmes son Asya prenslerini bastırdıktan sonra öldü. Yerine Amenofis II geliyor. Ayaklanmaları bastırıyor, Mitanni ile bir anlaşma politikası içerisine giriyor ve bu politika, meyvelerini Tutmes IIII zamanında veriyor. Mitanni ve Mısır bir ittifak antlaşması imzalıyor ve Firavun,Mittanni’nin kızlarından biriyle evleniyor. Bu ittifak aslında , Mısır ‘a kafa tutmaya yetenekli tek devlet olan Hitit İmparatorluğuna karşı yöneltilmiştir.

Amenofis III hiçbir bakımdan kendinden önceki krallara benzemiyordu. Çok rahat ve tasasız biriydi ve Asya’daki politika onu ilgilendirmiyordu. Bu davranış gerileme döneminin sebeplerindendir.

Hitit kralı Şuppiluliuma, bu sırada Mittanni’ye saldırmış,Hurrileri ezmiş ve Batı Asya’nın en büyük kısmını ele geçirmişti. Amenofis III ve Amenofis IIII müttefiklerini yardımsız bıraktılar ve bu yüzden Asya’daki Mısır İmparatorluğunun hemen hemen bütünü çöktü. Bununla birlikte Şuppiluliuma’dan sonra gelenler,Hitit zaferlerini ayakta tutmayı başaramadılar ve bu sayede Mısır Kenan ülkesinde etkisini sürdürebildi.

Asya’da fetihler yapma politikası 19.Sülalenin hükümdarlarınca yeniden ele alındı. Sethi, Filistin’de Mısır hakimiyetini, Hititler tarafından yardım gören ve aralarında güç birliği kuran prenslerin ordusunu yendikten sonra,yeniden kurdu. Tutmes III’ün siyasetini ele alarak Lübnan’ı istila etti, Hitit kralı Mürsil, Mısır ilerlemesini durdurmaya çalıştı ama Kadeş’te yenildi. Buna rağmen Sethi I, otoritesini Suriye’de sağlamlaştırmayı başaramadı. Sethi I’in krallığının sonuna kadar Mısır, Asya siyasetine karışamıyor.

Mısır’ın aradan çekilmiş olması Hititler için elverişli bir durumdu;böylece yeniden Suriye ve Lübnan’ı kontrol edebilecekti. Sethi I’den sonra Ramses II güçlü ve hırslı bir prensti, ama Hitit hükümdarı Muvattali de aynı derecede hırslı ve güçlüydü. Böylece iki hükümdar arasında savaş kaçınılmaz olmuştu. Muvattali ilk hamleyi yaptı,savaştan kesin bir sonuç alınamadı. Savaş yıllarca sürebilirdi ama Muvattali’nin ölmesi Hitit’in karışıp tekrar düzelmesi olayın akışını uzattı ve en sonunda Hitit hükümdarı Hattuşil III ve Ramses II bir ittifak yaptılar. Tarihte Kadeş barışı olarak geçen bu antlaşma Batı Asya’ya yarım yüzyıllık bir barış sağlamıştı.

Daha sonraki yıllarda başka tehlikeler çıktı Mısır için. Bunların başında Asur devleti geliyordu,öbürü Balkanları ve Küçük Asya’yı işgal edecek olan Hint-Avrupa dalgalarının gelişiydi. Daha sonra Filistin başkaldırdı, bu sırada Ramses II’nin yerine Mernaptah geçmişti ve Filistin’i yeniden ele geçirdi.

 

ÇÖKÜŞ DÖNEMİ                    20.Sülalenin kurucusu tahta çıktığı zaman Asya’da ve Mısır’ın sınırlarında bile durum karışıktı. Ramses III yeni bir istila tehlikesi karşısında bulunduğunu anladı ve ordusunu yeniden örgütledi. Hititler,Filistin ve Suriye, istilacılar önünde teslim oldular.

Ramses III’ün güçlü direnişi Mısır’ı büyük bir felaketten kurtardı. İstilacıların donanması bütünüyle yok edildi. Bunun üzerine deniz kavimleri Filistin’i bıraktılar. Bu ikinci savaş Libyalıların girişimlerini püskürttü. Mısır duruma hakim olarak, Asya’da imparatorluğu yeniden kurdu. Ardından gelen güçsüz ve otoritesiz prensler Ramses III’ün eserini tehlikeli durumda bıraktılar ve Yeni İmparatorluğun sonunda(1085), Mısır artık Asya politikasını elden bırakmıştı.

                   18. Sülalenin en parlak döneminden sonra Mısır, Perslerin istilasına maruz kaldı. (MÖ 525) Daha sonra MÖ 332 yılında Büyük İskender  Mısır’ı Perslerden aldı ve İskenderiye kentini kurdu.

                   İskender’in MÖ 323’de ölmesi ile generallerinden Ptolemaios Mısırlı yöneticilerden oluşan yeni bir sülale başlattı. Bu sülale MS 30 yılında Cleopatra’nın kendisini öldürmesi sonucunda son buldu. Büyük tahıl stoklarından dolayı Mısır’a göz koymuş  olan Roma bu devleti ele geçirdi.

                   Hıristiyanlık Mısır’a oldukça erken bir tarihte girdi. Roma İmparatorluğu ikiye bölündükten sonra (395) İskenderiye, Bizans’a (Doğu Roma) bağlandı ve daha sonra bu kent 642’de Müslümanlığı yayma fetihlerine girişen Araplara teslim oldu. Arap egemenliğine girdikten sonra ülkeyi uzun süre Şam ya da Bağdat’ta bulunan Emevi ve Abbasi halifelerin atadığı valiler yönetti.

                   969’da Fatımilerin Mısır’ı ele geçirmesinden sonra Kahire başkent ilan edildi. Bugün hala eğitim vermeyi sürdüren ve dünyanın en eski eğitim kurumlarından biri olan El-Azhar, bu dönemde Kahire’de kuruldu. 1171’de Selahaddin Eyyubi’nin Fatımilerin yönetimine son vermesiyle ülke Eyyubilerin yönetimine girdi. Selaaddin’den  sonra gelen tüm yönetimler Mısır’ın zenginliğini tüketti.

                   1250’de yönetim Memlukların eline geçti. 1260’da büyük bir darbe yaparak yönetimi ele geçiren I.Baybars, Çerkez kökenli Memlukların güçlü bir devlet kurmasına ön ayak oldu. Bu arada Abbasi hanedanından birini Kahire’de halife ilan ederek Mısır’ın İslam ülkeleri arasındaki gücünü perçinledi. Memluklar döneminde Mısır’ın Arap kültürünün egemenliğine girme süreci de tamamlandı.

                   Yavuz Sultan Selim 1517’de Ridaniye savaşı sonunda Mısır’ı Osmanlı topraklarına kattı. Bu seferle halifelikte Osmanlı padişahlarına geçti VE Mısır Osmanlı İmparatorluğunun bir eyaleti oldu. Memluk beyleri zamanla yeniden güçlendiler ve 18.yy’da yönetimi ele geçirdiler.

                   Fransa İmparatoru Napolyon, 1798’de Piramitler Çatışmasında Memlukları yendi ve Mısır’a girdi. Ama Fransız donanması, İskenderiye dolaylarında yapılan Nil savaşında Amiral Horatio Nelson komutasındaki İngiliz  deniz gücü tarafından yok edildi. Ardından Osmanlıların da Fransa’ya savaş açması üzerine Fransız ordusu Mısır’dan çıkarıldı.

                   Fransızlara karşı çarpışmak üzere Mısır’a gönderilen Osmanlı birliklerinin komutanlarından Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Kahire’de çok güçlenince  Osmanlı padişahı tarafından Mısır’a vali olarak atandı. Mehmed Ali Paşa Memlukların etkisini yok etti ve 10 yıl boyunca orduları Osmanlı adına Arabistan,Sudan ve Yunanistan’da  savaştı. Sonunda 1831’de Suriye’ye bir sefer düzenleyince, Osmanlılar, Mehmed  Ali Paşa’ya karşı harekete geçtiler, ama orduları yenilerek geri çekilmek zorunda kaldılar. Daha sonra Osmanlıları bir kez daha yenen Mısır güçlerinin Suriye’yi almasına Avrupa devletleri engel oldu, ama bu savaş sonunda, Mehmed Ali Paşa, Mısır’ın ve Sudan’ın gerçek hükümdarı olarak tanındı.

                   Mehmed Ali  Paşa, 1848’devaliliği, oğlu İbrahim Paşa’ya bırakana kadar Mısır’da bir çok yeniliğe ve gelişmeye ön ayak oldu.

                   Mehmed Ali Paşa adıllarından olan Said Paşa, Fransızlara Süveyş kanalını açma izni verdi. Kanal 1869’da İsmail Paşa’nın valiliği sırasında tamamlandı. Mısır’da bu dönemde demir yolları, telgraf, deniz fenerleri ve limanlar gibi başka ilerlemeler de sağladı. Osmanlı Sultanı Abdülaziz  İsmail Paşa’ya  içişlerinde daha fazla bağımsızlık sağladı. Bu dönemdeki aşırı harcamalar Mısır’ın borçlarının giderek büyümesine yol açtı. Sonunda Süveyş  kanalı hisseleri İngiltere’ye satıldı. İsmail Paşa 1876’da Mısır’ın mali  işlerinin Fransızlar ve İngilizler tarafından denetlenmesini kabul etmek zorunda kaldı. İki yıl sonra da Osmanlı hükümdarı onu valilikten aldı ve yönetim en büyük oğlu Tevfik Paşa’ya geçti.

                   19.yy’da Mısırlı albay Arabi Paşa önderliğinde halk ayaklandı ve 1852’de milliyetçi bir hükümet kuruldu. Ayaklanmalar başlayınca İngiliz donanması İskenderiye’yi bombalayarak işgal etti. Arabi Paşa’yı yenen İngiliz ordusu Kahire’yi aldı. Ülke bundan sonra görünüşte Osmanlı ama gerçekte İngiltere tarafından yönetildi. Çoğunluğu İngiliz komutanı olan yeni bir Mısır ordusu kuruldu. İngiliz yönetimi altında Fransa’ya olan borçlar ödendi.

                   1914’te Osmanlı ve İngiltere farklı taraflarda savaşmaya başlayınca, İngilizler Mısır’ı resmen koruma altına aldıklarını açıkladılar.  Savaştan sonra Mısır milliyetçiliği daha da güçlendi ve çıkan ayaklanmalar karşısında İngiltere Mısır’a kendi kendilerini yönetme hakkını vermek zorunda kaldılar.

 

MISIR’IN BAĞIMSIZLIĞI

            

                   1922’de Kral Fuad yönetiminde bağımsız bir Mısır birliği kuruldu. 1923’de yapılan anayasayla Mısır’ın iki meclisi bir parlamentoya bağlı anayasal bir krallık olmasına karar verildi. Ama İngilizler Mısır’ın Sudan üzerinde tam denetim kurmasına izin vermedikleri gibi, özellikle Süveyş Kanalı’nı korumak üzere, Mısır’da askeri birlikler bulundurmayı sürdürdüler. İki yıl sonra Mısır halkı ilk kez bir parlamento seçiminde oy kullandı. Saad Zaglul’ün başkanlığında kurulan hükümet, İngiltere ve kralla ters düşünce birkaç ay içinde istifa etti. İngiltere, kral ve parlamento arasındaki sürtüşmeler nedeniyle ülke uzun süre siyasal dengesine kavuşamadı. Kral Faruk’un başa geçmesinden sonra 1936’da Mısır ve İngiltere arasında önemli bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmayla İngilizler 1956’ya kadar Süveyş Kanalı’nın savunmasını yürütecek birlikler dışında Mısır’dan askerlerini çekmeyi kabul etti. Buna karşılık Mısır, Sudan’ın yönetimini İngilizlerle paylaşmayı ve savaş çıkması durumunda İngiliz ordusunun üs olarak kullanılmasını onayladı. II. Dünya Savaşı’nda, Alman ve İtalyan orduları batıdan Mısır’a girdiler; ama 1942’deyenilerek geri çekildiler. Bu savaşın ardından Mısırlılar, İngiliz birliklerinin Kanal bölgesini terk etmesini ve Sudan’dan çekilmesini istedi. İstekleri kabul edilmeyen Mısır hükümeti imzalanan antlaşmayı geçerli saymadı.

                   1948’de I. İsrail-Arap savaşında Mısır ordusunun yenilgisi ve güçlenen milliyetçilik hareketleri Kral Faruk yönetiminin yıpranmasına yol açtı. 1952 Temmuz’unda milliyetçi ve reform yanlısı bir grup subay yönetimi eline aldı. Kral ülkeyi terk etmeye zorlandı ve 1953’te General Muhammed Necib döneminde cumhuriyet ilan edildi. Ertesi yıl onun yerine Albay Cemal Nasır geçti. 1956’da başkan Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı kamulaştıracağını açıklamasından sonra İsrail, İngiliz ve Fransız güçleri kanal bölgesine asker çıkardılar. ABD’nin araya girmesiyle Kanal Mısır’ın eline kaldı. Devlet artık Mısır Arap Cumhuriyeti diye anılıyordu.  Gereken sanayileşme ve gelişme de yavaş yavaş sağlanıyordu.

1967’de Mısır’ın, İsrail’in Elat limanına uzanan Akabe Körfezi’ni kapatma girişimi, iki ülke arasında yeni bir savaşa neden oldu. Mısır ve Arap güçleri (Ürdün,Suriye ve Irak) yenildi. Süveyş Kanalı kapatıldı ve İsrail kanalın doğu kısmının denetimini ele geçirdi. Kanal 1975’te yeniden hizmete açıldı.

                   Başkan Nasır’ın 1970’te ölmesinden sonra Mısır’ın başına Enver Sedat geçti. İsrail’e karşı yeni bir savaş açtı. ABD’nin ikinci arabuluculuğuyla Camp David Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma Arap ülkeleri arasında büyük bir tepki yarattı ve Mısır Arap birliğinden çıkarıldı. Ülke içinde de siyasal huzursuzluk baş göstermişti. 1981’de Başkan Sedat’ın öldürülmesinden sonra başa geçen Hüsnü Mübarek, Mısır’ın Arap komşularıyla bozulan arasını düzeltmeye çalıştı. 1982’de İsrail, savaş sırasında ele geçirdiği Mısır topraklarının sonuncusu ola Sina Yarımadasındaki bölgeyi de Mısır’a geri verdi.

 

KÜLTÜR VE MEDENİYET

 

MISIR TAKVİMİ

Eski Mısır’da belki de daha MÖ IV. Binden itibaren kullanıldığı sanılan medenî takvim, ilkel bir ay takvimiyle, Nil nehrinin kabarmasına (ve dolayısıyla mevsimlere) göre ayarlanmış bir ziraî takvimin karışımından ibarettir.

Yıl 365 güne ayrılmıştı: 30’ar gün çeken 12 ay ve 5 tamamlayıcı gün (bunlara Yunanlılar epagomenes adını verdiler). Aylar her biri 4 ay süren 3 mevsime ayrılmıştı. Akhet (”taşkın”) Peret (“toprağın sudan çıkması”=kış) ve Şemu (“kuraklık”=yaz). Aylar özel bir adla değil, ait oldukları mevsim içindeki sıralarıyla anılırdı. (Akhet’in 3. ayı gibi)

Nil’in kabarması aşağı yukarı, gökyüzünün en parlak yıldızı Sothis’in (bugünkü adıyla Sirius), uzun süre kaybolduktan sonra, şafakta gökyüzünde yeniden görüldüğü güne dek düşüyordu. Bu astronomik olay yılın başlangıcı, Akhet’in ilk aynın birinci günü sayılırdı.

365 günlük mısır yılı, dönence yılına oranla yaklaşık 0,25 gün eksikti. Bu yüzden yılbaşı yavaş yavaş mevsimlerden sapmaktaydı. Dengenin yeniden sağlanması için aradan 1461 yıl geçmesi gerekti (bu süreye Sothis dönemi veya büyük yıl adı verildi).

Yeni yılın mevsimlere oranla kaymasını önlemek için, Mısır kralı III. Ptolemaios Euergetes, MÖ 238’de, her dört yılda bir altıcı bir epagomenos günü eklenmesini kararlaştırdı. Ne var ki bu takvim reformu uygulanmadı. Ancak iki yüzyıl sonra, MÖ 30’da Roma imparatoru Augustus tarafından zorla uygulamaya kondu be o tarihten başlayarak Mısır’da yeni yıl 29 ağustosta başladı.

Mısırlılar günlerini güneşin doğusundan itibaren başlatır, eski ayın şafakta kaybolduğu anı yeni kamer ayının başlangıcı sayarlardı. Gün eşit olmayan 24 saate bölünür, gündüz ve gece ayrı ayrı 12’şer saate ayrılırdı.

Mısır’da yıllar o sırada tahtta oturan firavunun saltanatının başlangıcından itibaren sayılırdı. Her hükümdar değişikliğinde yıllar yeniden sıfırdan başlardı.

 

YÖNETİM VE GÜNLÜK YAŞAM

Mısır"da yaşam vezirden köy muhtarına kadar herkesin oluşturduğu karmaşık bir yönetim ağıyla sarılmıştı. Vergiler mal olarak toplanmaktaydı, tarımla ilgili çalışmalar kesin kurallara bağlanmıştı, adli mekanizma işlemekte ve büyük işler şaşırtıcı bir kesinlikle yerine getirilmekteydi: 2 milyon taş bloğundan oluşan bir piramidi dikmek için, kuraklık mevsiminde toplanan,binlercesi seferber edilen, beslenip yönetilen  her işe koşulmaya elverişli köylüler kullanılmıştı.

                Katı prenslerin yönetiminde erkenden oluşan siyasi ve idari yapıların kökeninde disiplin ve örgütlenme yatmaktaydı. Yerel hükümdarların girişimiyle yavaş yavaş birleşip nomos diye adlandırılan küçük krallıklardaki ilk Mısırlılar, 4. Bin yılda iki önemli siyasi birliğe tanık oldular.

                Mısır uygarlığı, ancak sert hiyerarşik kurallara bağlanmış ve bir merkezde toplanmış,bütün zenginlikleri firavuna ve soylulara doğru  çekilen bir toplum düzeni sayesinde varolabilmiştir. Fazlasıyla katı ve gelişme yeteneğinden yoksun olan bu sistem, sonunda ülkeyi uçuruma sürükledi. MÖ 9.yy dan itibaren büyük derebeylerin kavgalarıyla bölünüp zayıf düşen Mısır, komşu devletler için kolay bir av haline geldi. Sırasıyla Asurluların, Perslerin,Yunanlıların ve Romalıların otoritesi altına girdi.     MS 7.yy dan itibaren Araplara geçti

 

DİL VE YAZI 

Mısır halkı ırkının fiziksel özellikleri haricinde diliyle de özgündür. Uzmanlar, uzun süre aralarında bu dilin Sami kökenli yada Afrika kökenli olduğunu düşünmüşlerdir.

                Bugün, genelde Mısır dilinin, sudan dilinin, Berberi dilinin, Sami dillerinin eski ortak bir dilden türemiş birbirinden bağımsız dil gruplarını oluşturduğu kabul edilmiştir.

                Mısır dili İ.Ö. 3100’lerden itibaren kullanılmış olan, bilinen en eski yazılardan birinin sayesinde günümüze ulaşmıştır. Bu yazının en önemli özelliği tamamıyla yerel olmasıdır. Yazı bize üç ayrı biçimde ulaşmıştır ki bunlardan hiyeroglif denileni özellikle anıtlarda kullanılmış, oldukça resimsel bir tarzda işlenmiştir. Bu yazının, figürü basite indirgense bile, çok uzun sürede çizildiği tahmin edilmektedir, çünkü tek bir kelime beş veya altı değişik işaretle belirtilmekteydi. Mısır’ın en verimli çağından itibaren kullanılmış olan, hiératique adı verilen bir diğer işlek yazı biçimi vardır. Günümüze ulaşmış olan edebi, hukuka ve yönetime ait belgelerin bir çoğu bu yazıyla yazılmıştır. En son olarak çöküş döneminde bu sefer hiératique basite indirgenerek, démotique adı verilen yazı şekli doğmuştur. Bu yazı şeklinde işaretler o kadar gelişmiştir ki hiyeroglifin ilk örneklerini tanımak dahi imkansızdır.

                Mısır yazı sistemi aslında oldukça karmaşıktır. Maddi şeyler her zaman resimleriyle belirtilmiştir. Örneğin; kürek, yay, saban kelimelerini yazman için sadece kürek, yay, saban çizmek yeterlidir. Buna piktografi denir. Mısır yazısı her çağda bundan faydalanmıştır. Ancak piktografi her şeyi anlatmaya yetmez. Örneğin; koşmak, aramak, çıkmak gibi eylemler veya düşünmek, aşk gibi soyut kelimeler nasıl tasvir edilebilir. Bu sorunu çözmek için mısırlılar bulmaca prensibinden yola çıktılar. Ve soyut kelimeleri benzer son sese sahip nesnelerle ifade edebilecekleri bir çok öğeye ayrıştırdılar.

 

BİLİM

                Mısır’da, katipler ve yazmayı bilen herkes, bu bilgilerinden ötürü saygın kabul edilirdi. Bir bakıma Mısırlılar daha sonra Yunanlılarda olduğu gibi soyut düşünce üretememişti. Onlar uygulama ve deneyime yatkın kişilerdi. Bilimsel araştırmaları deneylere dayanarak keşfedilen, gizleri açılayan genel matematik kuralları geliştirmekten çok, yeniden kullanmaya elverişli emin ve denenmiş çareler bulmaktan ibaretti. Demek ki Mısırlılar dev anıtlarına bakılarak kendilerine yakıştırılan yaygın ve kesin bilgilerine rağmen, bilim adamından çok teknisyendi. Gerçekte mimarlar rastlantılara göre inşaat boyunca planlarını sık sık değiştirirdi.

                Tıp: Papirüslerdeki tıp metinlerinden öğrendiklerimize göre doktorlar hastalığın sebeplerini aramaktan çok, denenmiş yöntemler uyguluyordu. “Kellerin saçını çıkarmak için reçete” bazı yöntemler şarlatanların ilaçlarına benzerken veya büyüden faydalanırken, örneğin öksürüğe karşı buğu yapılması gibi bazı yöntemler daha ciddiydi. “Tiam bitkisinin 1/32’si ince ince kıyılarak ateşte kaynatılır. Buhar bir gün boyunca bir kamışla yutulur.” Kemik cerrahisi üzerine bu papirüs bilgileri ve mükemmel bir yöntemi ortaya çıkarır. Kal Coser’in hizmetindeki bilgin İmhotep ölümünden asırlar sonra tıp tanrısı olarak ululandı.

                Ağırlık Ölçüsü: Uzun süre “deben” adı verilen 90 gr ağırlığındaki ölçü kullanıldı. Bu ölçüden kefeli teraziyle yapılan tartılarda faydalanılıyordu.

                Zaman Ölçüsü: Klepsydre veya Su saati güneş batarken suyla doldurulurdu. Çanağın altın yerleştirilen küçük bir delik sayesinde su yavaşça dökülürdü.su seviyesi çanağın içindeki ilk işarete geldiğinde gecenin ikinci saati başlamış olurdu. 12 derece işaret aylara eşitsizlik gösteren gecelerin uzunluğuna denk düşerdi. Gnomon gün boyunca saati gösterirdi. Basit bir çubuğun gölgesi derecelendirilmiş bir düzlem üzerinde ilerlerdi. Aleti düz bir satı üzerine yerleştirmek yeterliydi.       

   

İNANIŞ

                Kral, bu dünyadan ayrıldığı zaman yanlarından geldiği tanrıların arasına yükselecekti. O gökyüzüne çıkarken piramitler olasılıkla onun çıkışını kolaylaştıracaklardı. Ama her şeyden önce onun kutsal bedeninin korunmasını sağlayacaklardı. Mısırlılar ruhun öte dünyada yaşamını sürdürebilmesi için bedenin korunması gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden karışık bir mumyalama yöntemiyle ve bedenini sargılara sararak, cesedin bozulmasını önlüyorlardı. Piramit kralın mumyası için dikiliyor, ceset ise bu koskoca taş dağının tam ortasına yine taştan bir mezar içine yerleştiriliyordu. Ölü odasının duvarlarına, tüm çevreye dünya ötesi yolculuğunda krala yardımcı olacağına inanılan büyüsüler işaretler çiziliyordu.

                Heykelciler tarafından granite oyulan kral portreleri ruh o imgede ve imge sayesinde yaşamını sürdürsün diye, mezara kimsenin göremeyeceği bir yere koyulurdu.

 

SANAT TARİHİ

                Herkes Mısır’ın tarihin uzak ufkunda kilometre taşları gibi dikili duran, zamanın hışmına uğramış taştan dağların, yani piramitlerin ülkesi olduğunu bilir. Ne kadar uzak ve gizemli görünseler de çok şey söyler bize piramitler. Onlar bize bir kralın yaşam süresi içersinde taştan o dev kütlelerin dikilmesini mümkün kılabilecek yetkinlikte örgütlenmiş bir ülkeden binlerce işçi ve tutsağı madenlerden çıkarmak, onları inşaat alanına çekmek ve kral mezarı tamamlanıncaya kadar, yıllarca çalıştırıp, bu taşları en ilkel araçlarla bir bir dizdirebilecek kadar, zengin ve güçlü krallardan söz ediyorlar.

                Sanat tarihinde eski inanışların rolü konusunda bize bir şeyler söyleyen yalnızca insan mimarisinin bu çok eski kalıntıları olan piramitler değildi. Mısırlılar için bedenin korunması yeterli değildi. Kralının dış görünümü de yok olmazsa sonsuza dek yaşaması kesinlik kazanıyordu. Bunun için heykelcilerden aşınmaz ve çetin bir granite kralın portresini oymaları isteniyordu. Heykelci sözcüğü “yaşamı koruyan kişi” ile eş anlama geliyordu.

                Piramitler çağının, yani eski krallığın dördüncü sülalesinin ilk portrelerinden bazıları Mısır Sanatının en üstün yapıtlarından sayılır. Bunlar da kolay kolay unutulamayan bir görkemlilikle yalınlık bir ardada bulunur.

                Geometrik düzenlilikle, keskin doğa gözlemin kaynaşımı tün Mısır sanatının özelliğidir. Bu özelliği en iyi şekilde mezarlarının duvarlarını süsleyen kabartmalarda ve resimlerde izleyebiliriz. 

                Mısır resimlerin her bağlantısını birbirine bağlayan düzen o denli güçlü ki, en ufak bir değişiklik tüm birliği alt üst etmeye yetiyor. Mısırlı sanatçı çalışmasına davarı düz çizgilerle bölerek başlıyor. Daha sonra figürlerini bu çizgilere göre yerleştiriyordu. Ama geometrik düzen duygusu onun doğanın ayrıntılarını şaşılası bir doğrulukla gözlemlemesini engellemiyordu. Her bir kuş ve ya balık öylesine bir gerçeklikle çizilmiştir ki, hayvan bilimciler bugün de o kuşun veya balığın türünü hemen saptayabiliriler.    

                  Mısır sanatının en önemli üstünlüklerinden birisi her heykelin resmin veya mimari biçimin sanki tek bir yasaya uygun olarak mekanda yer almasıdır. Bir halkın tüm yaratılarının uyduğu görülen bu yasaya “üslup” denilir. Bu üslubu neyin oluşturduğunu sözcüklerle anlatmak zor bir iş ama onu gözle bulgulamak daha zor. Tüm Mısır sanatını yöneten bu kurallar her yapıda denge ve ağırbaşlı bir uyum katmaktadır.      

 

Döküman Arama

Başlık :

Kapat