Kadının Yabancılaşması

Kadının Yabancılaşması

Kadının yabancılaşması konusunun bir tür kadın erkek çekişmesinin zemini olması riskine rağmen değinilmesi gerek diye düşünüyorum. Halbuki kadın ve erkek birbirinin tamamlayıcısı olabilir asla rakibi değil…

Burada erkek, kadın tanımının hangi kıstaslara göre , hangi net ayrımlara ortak özelliklere göre yapılacağı akla gelebilir. Kadın ve erkeğin biyolojik varlıklarının üzerinde yetişen kişiliklerinin ve de rollerinin belirleyici olması baz alınabilir.

Kadının çalışma hayatına atılması, hayat içinde daha fazla söz sahibi olması gayet doğaldır. Ancak daha fazla yer alacağım diye ya da geminin dümenini ele geçireceğim diye girdiği uğraş sonunda erkeği gemiden atmaya kadar varıyor. Hayatı daha çok duygularıyla algılayan ve ona göre davranan kadının bu kavgada erkekleşmesi söz konusu.

Dünyada yaşanan hayatın ülkeler arasında bazı ortak değerler dayattığını söylemek mümkün. Bu da kadını kendine yabancılaştırıp büyük bir tüketim zincirinin parıltılı reklamı konusuna indirgemesi gittikçe artıyor.

Kadın bu büyük tüketim zincirinin hem nesnesi hem de müşterisi, esas yalan da dış güzelliğin, cinsel cazibenin, hayatı kendisinin etrafında döndüreceği. İnsanı insanın yanında tutan insanlığıdır. Dış güzellik iç dengeler açısından bir referans noktası olabilir, bir dayanak noktası olabilir ancak diğerleri açısından ilk bakışta cazip gelebilir ama o kadar, uzun süreli yanında tutmaya yetmez.

Hele “ezilen kadınları erkek boyunduruğundan kurtarmak” da “erkekle eşit olmak” da bu yabancılaşmanın itici gücü olmuş. Ezilen kadınlar söylemi bir tek ezilen kadınların işine yaramamış, okumuş, eğitim görmüş, mevki sahibi olmuş kadın hele kendi geçimini de temin edince bu kendi cinsine eziyet eden erkek milletine haddini bildirmeye şartlanmış. Bu şartlanmanın neticesinde evrim geçirip bir miktar erkekleşmiş.

Kadının; Hayatı kontrol altına almak, aile ilişkilerini düzene koymak ve ailenin odağında bulunabildiği kısmına itibar edip diğerlerini bu alanın dışına itmek, hayatı şekilden, düzenden ibaret sayıp bu şekle ve düzene uymaya diğerlerine uymaya zorlamak çabaları evlilik denen kurumun altını oyuyor. Erkek bu durumda şaşkın ve de geri çekilmiş vaziyette. Toplumun kadını hala geçmişten gelen duygularla koruma eğilimine karşın kadın bu korumanın altında rahatça at oynatıp hayatı kendine göre tanzim ediyor. Ailenin hangi kanadıyla görüşüleceğine karar veriyor, hangi arkadaş grubuna daha fazla ihtimam gösterileceğine karar veriyor, satın alacağı şeylerle hayatını güzelleştirebileceğini düşünüyor. Bütün bunlar aslında öğrenilmiş şeyler ve de aslında hayatı da pek yaşanır kılmıyor. Bütün kadınların benzer yolla yabancılaştıkları söylenemese de gidişatın bu yönde olduğu söylenebilir. Hatta bazı erkeklerin de benzer yabancılaşmanın içinde olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Erkeğin bu duruma tepkisi şimdilik geri çekilmekten ibaret. Ancak bir süre sonra erkek için centilmenlik kavramını yeniden gözden geçirme ihtiyacı doğacaktır. Ve durumu idare etmeğe şartlanmamış erkek kuşağında ise evlilik artık çok zorlaşacaktır.

Türk toplumunda eğitilen erkeğin aslında çeşitli merhalelerde çaresizlik eğitiminden geçtiğini söylemek mümkündür. Bu çaresizlik eğitiminden etkilenmiş olanların, daha sonra iki irrasyonel otoritenin “kadın ve çocuğun” tasarrufu altında yaşam sürmesi kaçınılmaz oluyor. Sevdiği iki varlık tarafından iyice pasifize ediliyor.

Aslında bir erkek olarak kadının ön planda olmasına karşı  olmak söz konusu değil. Velev ki kadın erkeğini ‘adam etme’ ve tarihi kadın intikamı şartlanmasından vaz geçsin. 

Halbuki kadın, bizim toplumumuzda özellikle kadın olarak daha güçlü, erkekleşirse, erkekle aynı cinsten kavgaya girerse beraber kaybedecekHardware TİM BuRak

Döküman Arama

Başlık :

Kapat