Anadolu'da Safevilik

Anadolu’da Safevilik

Anadolu"da Safevilik

XVI.yüzyılla birlikte ise Anadolu’da Safevi propagandası yoğunlaştı. Bu propagandanın niteliğini ve Anadolu’daki etkilerini gerektiği gibi anlayabilmek bakımından Safevilerin soyuna ve faaliyetlerine de değinmek gerekir. Safevi adı, bu soyun atası Şeyh Safiyüddin Erdebili’ye (Ölm. 1335) dayanmaktaydı. Şeyh Safi’nin Erdebildeki tekkesi daha XIV. yüzyılda oldukça ün kazanmış bir dinsel merkez durumundaydı. Erdebil Tekkesi’ne Anadolu’da dahil her yandan ziyaretçiler akın etmekteydi. Bu tekkenin saygınlığından dolayı, ilk Osmanlı Padişahlarınca da buraya her yıl çerağ akçesi adı verilen armağanlar gönderilirdi. İşte Safevi Devleti’ni kuranlar bu Şeyh Safi’nin soyundan gelenlerdir. Şeyh Safi’nin müritleri arasında şii veya sünnilerin yanısıra budistler, hıristiyanlar gibi başka dinlere mensup olanların da bulunması onun mezhepler, hatta dinler üstü bir sufi olduğunu göstermektedir. Halbuki Şeyh Safi’nin soyundan gelenler, torunu Hoca Ali’den başlamak üzere Alevi eğilimli idiler. Hoca Ali’den sonra Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Şah İsmail de siyasal etkenlerle olsa gerek Alevilik davasını sürdürdüler, hatta zaman zaman hüküm sürdükleri yerlerdeki sünnilere şiddet uygulayarak, aşırıya kaçtılar.

XV. yüzyılın ortalarında Doğu Anadolu ve İran Azerbaycanı’ndaki Türk boyları, aile içi mücadeleler sonucunda Erdebil’den uzaklaşmış Safevi soyundan Şeyh Cüneyd’in (Ölm. 1460) ve sonra oğlu Şeyh Haydar’ın (Ölm. 1488) etkisinde kaldılar. Bu güçlü Türk boylarının Safevi soyuna olan desteği XVI. yüzyıldan itibaren iyice artmış, Osmanlı Devleti’nin varlığını tehdit eder hale gelmiş ve Osmanlı Devleti bu topluluklara karşı çok sert önlemlere başvurmuştur. Anadolu’da Safevilerin artan etkinlik ve popülaritelerini sosyo-ekonomik problemlerin yanısıra, bu heterodoks boyların dinsel yapılarına da bağlamak mümkündür. Bektaşi Menakıbnamelerinden anlaşıldığı üzere, şii motifler, Anadolu Türk heterodoksisinde XV.yüzyıl sonlarına kadar ön planda olmadığı gibi, ateş kültü, tabiat kültleri, kalıp değiştirme (metempsycose), tenasüh ve hulûl (incarnation) gibi şiilik dışı unsurlar ön plandaydı. Menakıbnamelerde şii motif olarak sadece, Hacı Bektaş-ı Veli ve Kızıl Deli gibi şeyhlerin On iki imam soyuna bağlanması, bulunmaktadır. Orta Asya’dan başlamak üzere Türkler’in Alevi akımlardan etkilendiklerini biliyoruz. Ancak onların inançlarında Alevi/şii motiflerin ağırlıklı olarak yer alması, XVI. yüzyıldan itibaren Safevi propagandasının sonucudur.

Safevi Devleti, Rumlu, Ustaclu, Tekelü ve Şamlu gibi büyük Türk oymaklarının desteğiyle kuruldu. Safevi yandaşları “kızılbaş” olarak adlandırılmıştır. Tarihsel süreç içerisinde çok değişik anlamlarda kullanılagelen “kızılbaş” adı, Şeyh Haydar’ın müridlerine on iki imamı simgeleyen on iki dilimli tâc giydirmesi sonrasında kullanılmaya başlanmıştır. Böylece kullanılmaya başlanan bu sözcük, Safevileri ve ona eğilimli heterodoks Türkmen boylarını nitelemek üzere, Kızılbaş Türkler, Kızılbaş askeri (ordusu), Kızılbaş beğleri, Kızılbaş boyları, Kızılbaş devleti şekillerinde yaygın olarak kullanıldı. Bunun yanı sıra Osmanlı kaynaklarında bu ad bir küçümseme, kötüleme aracı olarak da kullanıldı. Osmanlı Devleti, Safevilerle olan siyasal mücadelesinde bir psikolojik savaş aracı olarak kullanmak üzere “kızılbaş” sözcüğüne “ahlaki yönden bozuk olma” anlamını yüklemiştir. Ayrıca kızılbaş sözcüğünün Osmanlı Devleti ve sünni halk tarafından bu şekilde bir aşağılama aracı olarak kullanılması, bu grupların kendilerini “Alevi” olarak nitelemelerine yol açmıştır. Oysa yerli ve yabancı birçok araştırmada değinildiği üzere bu kızılbaş Türk boyları dinsel ve ahlaki kurallara bağlılık konusunda oldukça muhafazakârdır.

Şah İsmail’in adı geçen Türkmen boylarının desteğiyle ve izlediği çok akıllıca siyaseti sonucunda XVI.yüzyılın başında İran’a hakim olmasıyla Safevi Devleti kurulmuş oldu. Şah İsmail daha önce Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar’ın Anadolu ve İran bölgelerindeki Türkmen boyları kazanma siyasetini daha da geliştirdi ve halifeler yani propagandacı dervişler aracılığıyla Oniki İmam Şiiliğini, bu göçebe/yarıgöçebe heterodoks boylar arasında yaydı. Ancak Oniki İmam Şiiliği klasik biçimiyle değil, heterodoks boyların tenasüh, hulül gibi eski inançlarıyla uygun bir şekilde onlara sunuldu. Kerbela Matemi kültü, Ehl-i Beyt dostlarına sevgi (tevella) ve Ehl-i Beyt düşmanlarına lanet (teberrâ) Safevi propagandasının temelini oluşturdu. Zaten, toplumsal açıdan merkeziyetçi yönetim yapısına Selçuklulardan bu yana uyum sağlayamayan, yerleşikliğe karşı direnen ve bu direncini zaman zaman ayaklanmalar şeklinde sergileyen heterodoks kitlelerin içerisinde bulundukları sosyal ortam Safevi propagandasına oldukça müsaitti. Babai isyanında da gördüğümüz “Mehdi bekleme” inanışlarını da muhafaza etmekteydiler. Bu koşullarda ortaya çıkan Şah İsmail onların gözünde adeta bir kurtarıcı, bir “Mehdi” konumundaydı. Kızılbaş(Alevi) Dedeleri nezdinde seyyid olan Şahlar, mürşid; halifeler ise onların vekilleri idi. Safevi soyu gibi onlar da ocakzade ve seyyid idiler. Kızılbaş Dedeleri ile mürşid kabul ettikleri Şahlar arasındaki bağlantı işte böyle sağlam ve kutsal esaslara dayanmaktaydı. Bu nedenledir ki Anadolu halkı seve seve canlarını şahları uğruna feda etmekten çekinmiyor, deyişlerinde Hz. Ali’nin “don değiştirmiş şekilleri olan şahlara bağlılıklarını coşkulu bir şekilde şöyle haykırıyorlardı:

Ey yezit geçersen Şahın eline

Zülfikarın çalar senin beline

Edeple girdik biz Kırkların yoluna

Kızılbaş mı dersin söyle bakalım

Mağripten çıkar görünü görünü

Kimse bilmez evliyanın sırrını

Koca Haydar Şah-ı Cihan torunu

Ali nesli güzel imam geliyor

Kızılbaşların büyük önderi Şah İsmail “vekil” veye “halife” adlı aracılarıyla, Anadolu’da faaliyetlerde bulunuyor, onları Yezid düzeni olarak kabul ettiği Osmanlı idaresine karşı yönlendiriyordu. Zaman zaman, kızılbaş halk kitlelerinin bu halifeler aracılığıyla Anadolu’dan göç ettikleri de görülmekteydi. Yine bu halifelerin faaliyetlerinin bir sonucu olarak, başka etkenlerden de kaynaklanan Osmanlı idaresini sarsan irili ufaklı ayaklanmaları da zikretmek gerekir. Ancak bu isyanlarda sosyo-ekonomik sorunların rolünü de unutmamak gerekir.Şahkulu Baba Tekeli, Nur Ali Halife, Bozoklu Celal, Baba Zünnun ve Kalender Çelebi gibi ayaklanmalar, kızılbaş türkmen kitlelerin mürşidleri/dedeleri kabul ettikleri Şahları uğruna gerçekleştirilmiş ayaklanmalardı. Anadolu’nun her yanına yayılmış bu kitlelerin Şahlara olan kutsal bağlılıkları Osmanlı Devleti’nin varlığını tehdit eder bir duruma ulaşmıştı ve Osmanlı çok şiddetli sürgünler vb. önlemlere başvurdu. Ancak tüm bu önlemler Anadolu’nun önemli bir bölümünü oluşturan halk kitlelerinin, Şah’a bağlılıklarını azaltmak şöyle dursun,bu bağlılığı daha da artırdı ve yoğun baskı politikasının yanısıra, bu kitlelere yönelik psikolojik bir kampanya başlatmasına da yolaçtı. Bu kampanya Yavuz Sultan Selim döneminde iyice şiddetlendi.Yavuz tarafından “Safevilerin Osmanlı ülkesinde olan faaliyetlerinin önü alınmak gerektiğinden, memlekette ne kadar Şah İsmail yandaşı var ise onlar katl ve idam edilerek, sonra İran üzerine sefer olunsun” diye irade buyurularak, dönemin sünni ulemasından bu konuda fetva istenmiştir.Müftü Nureddin Hamza Saru Görez’in fetvasında ve İbn Kemal’in risalesinde Şah İsmail’in askerlerinin ve yandaşlarının öldürülmelerinin caiz, mallarının helal ve nikahlarının ise batıl olduğu belirtiliyor, onlara karşı yapılacak savaşların cihad sayılacağı vurgulanıyordu. Bundan sonra Yavuz harekete geçti ve Anadolu’da yapılan incelemeler sonucunda saptanan onbinlerce kızılbaşın kimi idam, kimi hapis, kimi de sürgün edildi. Böylece Anadolu’da onbinlerce kızılbaş türkmen çeşitli iftiralar ve suçlar yüklenmek suretiyle öldürüldüler, sürüldüler, hapsolundular. Anlaşılacağı üzere Osmanlı-Safevi mücadelesi Anadolu’da büyük yıkıma yolaçtı. Oldukça yıpratıcı savaşlar, bu savaşlarda tahrip olan yerler, yok olan binlerce insan, İran, Anadolu ve Balkanlar’da yaşanan sürgünlerle yaşanan nüfus hareketleri bu yıkımın sonuçlarındandır. Osmanlı-Safevi mücadelesinin en kalıcı sonucu ise, bugün de Türkiye’de çok önemli ve tahrike müsait bir konu olan Alevi-Sünni problemini, kızılbaş, rafızi ve yezit gibi nitelemeleri miras almamız oldu.

Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetleri sonucunda, konunun uzmanı Prof. A.Y.Ocak’ın deyişiyle “Türkmen heterodoksisi, Alevilik şekline...” dönüştü. Şah İsmail’in Anadolu’nun en uzak köşelerine kadar ulaşan halifeleri Aleviliğin inanç esaslarının yazılı olduğu kitapları da beraberinde taşımaktaydılar. Bu kitaplar bugün olmuş Alevi evlerinde bulunmakta olup, “Buyruk” adıyla bilinirler. Sözlü geleneğin hakim olduğu heterodoks boylara bu yazılı bilgilerin ulaşması oldukça önemli bir yenilik olmuştur. Safevi propagandası ile birlikte bu toplulukların ortak sosyal ve dinsel düzenlemelere tabi tutulduğu görülüyor. Şah İsmail ve halifeleri, Anadolu’nun dört bir yanında yaşayan ve sözlü geleneğin hakim olduğu bu heterodoks grupların toplumsal yaşamlarında ve inanç esaslarında deyim yerindeyse bir standardizasyon sağlamışlardır. Dedelik kurumu da dahil, bugün bilinen Aleviliğin sosyal ve dinsel yapılanması, hiç kuşkuya yer vermeyecek biçimde, heterodoks Türk boylarınca kurulan Safevi Devleti’nin üstün nitelikli önder şahsiyeti Şah İsmail döneminin ürünüdür.

 

Döküman Arama

Başlık :

Kapat