DEVLET ve GLOBALLEŞME

GLOBALLEŞME VE DEVLET

Globalleşmenin ne olduğuna ve ne kadar yeni olduğuna dair çok şey yazıldı, ve tartışmalar hala sürüyor.  Genellikle bu tartışmalar ‘ekonomi-politik’ ekseni etrafında yapılıyor.  Yani sorulan sorular dünya ekonomisinin ne kadar bütünleştiğini anlamaya yönelik.  Bu nedenle de ekonomik büyüklükler ön plana çıkıyor: ticaretin boyutları ne,  ne hızla büyüyor; gelirin veya sermaye birikiminin ne kadarı yabancı yatırıma dönüşüyor gibi konular gündemi işgal ediyor. Sözünü ettiğimiz soruları gündeme getiren, çoğunlukla Marksist ekonomi politik kökenli araştırıcılar bu sorulardan çıkarak günümüzdeki dünya ekonomisinin bütünleşme derecesi üzerinde bir değerlendirme yapıp genellikle de şu sonuca varıyorlar: çeşitli oranların gösterdiği gibi bu bütünleşme derecesi 19. Yüzyılda yaşanan globalleşmeye göre çok farklı değil.  Hatta içerideki sermaye birikimine oranla yabancı yatırım ve göç rakamları gibi bazı endekslerde henüz 1900’lerin seviyesine ulaşılmamış.  Örneğin, son elli yıllık donemle karşılaştırıldığında özellikle vasıflı ve eğitilmiş işgücünun dolaşımının hızlandığı bilinse de bu göçenlerin sayısı mutlak ve oransal rakamlara göre, ve 19. Yüzyıl ile karşılaştırıldığında çok düşük.  Bazı yorumcular buradan çıkarak günümüzdeki ekonomik globalleşmenin çok da önemsenmesi gerekmediğini, belki de aynı 20. Yüzyılda olduğu gibi geriye dönebileceğini iddia ediyorlar.  Bu görüşün siyasi uzantısı ise ulusal devletin globalleşme çerçevesinde çaresiz olmadığı, globalleşmeyi yönetebileceği, ve hatta aynı Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi yeniden ekonomik hükümranlığa ulaşmasının çok da imkansız görülmemesi gerektiği.  Kabaca söylemek gerekirse, ulusal devletten çokça medet umanlar globalleşmeyi azımsama eğiliminde oluyorlar.

Globalleşme olayını irdeleyenler yalnız ekonomi politik perspektifini sürdürenler değil tabii.  Olayın kültürel boyutunu ön plana çıkarıp kültürel tüketimin yeni iletişim teknolojilerinin katkısıyla nasıl coğrafi mesafeyi yok ettiği ve eşzamansal bir kültürel mekan yarattığı gündeme getiriliyor.  Bu kültürel globalleşme doğal olarak yerel tepkilere de yol açıyor, fakat bu tepkilerde öne çıkarılan yerellik global akımlardan beslenmiş, ve de ulus-devletin dayattığı “ulusal” kültürle ilişkisi çok karmaşık.  Demek ki ileri sürülen sav daha çok kültürel belirlenmenin artık ulusal düzeyden koptuğuna ilişkin.  Avrupa ülkelerinin bir kısmı için 19. Yüzyılda başlayan, fakat dünyadaki çoğunluk ulus-devletler açısından bir 20. yüzyıl olgusu olan, devletin ulusal kültürü inşa ve dayatma çabası, yani ulusal düzeyde belirgin ve diğer ulusal kültürlerden ayrıştırıcı bir kültür inşa etme çabası globalleşme ile birlikte sona ermeye mecbur gibi görülüyor.  Bu yüzden de globalleşmenin kültürel düzeydeki esas farklılığı ulus-devletin türdeşleştirme, tek bir ulusal kültür ve tek bir ulusal kimlik inşa etme çabalarına devam etmesinin imkansızlığı olarak anlatılıyor.

Görüldüğü gibi, ekonomi politik perspektifinden farklı olarak kültürel globalleşme bakisi niteliksel bir değişimin altını çiziyor.  Söz konusu olan sayıların artması, oranların yükselmesi, veya daha hızlı dolaşan mallar, sermaye, insanlar değil.  Burada vurgulanan, devletin ve ulusal düzeyde iktidarı olan diğer güçlerin daha önceki dönemlerde başarabildikleri etkileri gösterememeleri; kültür ve kimlik konularında alıştığımız belirlenmelerin dışında, yeni bir düzeyin ortaya çıktığı.  Kültürel globalleşme anlatımı niteliksel bir değişimin altını çiziyorsa da ekonomi politik perspektifine benzer eleştirilere yine de açık.  Bu eleştiriye göre ‘ulusal’ kültür ve kimlik hep bir yapay kurgu olarak kaldı; devleti ellerinde tutanların kontrol ettikleri nüfusa zorla dayattıkları, fakat karsısında hep direnilen bir senaryo oldu. Dolayısıyla da devletin türdeşleştirme projesi hiçbir zaman başarıya ulaşmadı.  Yani kültürde globallik ve yerellik boyutları yeni bir şey değil; simdi gözlenen, aslında çok kısa bir müddet için tarih sahnesinde kalmış olan ulusalcı çabanın artık nefesini tükettiği. Yeni olan iletişim teknolojisinin tanıdığı imkanların kültürel boyutta özellikle ağırlık kazanması. Bu nedenle de kültürel etkileşim ve zenginliğin farkına varmanın kolaylaşması.

Benim bu yazıda ileri sürmek istediğim argüman da devletle ilgili, fakat vurguyu farklı bir boyuta, devletin ‘modernleşmesi’ ve hükümranlık tesis etmesi boyutuna taşımanın doğru olacağını iddia ediyorum. Bu argümanın zaman boyutunda da önemli bir farklılığı ortaya çıkacak, çünkü ileri sürülen sava göre globalleşme ile birlikte geriye dönen trend modern çağın başından beri yaşanılan, yani dört-beş yüzyıllık tarihi olan bir trend.  Dört-beş yüzyıllık bir trendin geriye dönmesi şu anda globalleşme adını verdiğimiz olgunun özgüllüğünü açıkça ortaya koyacak nitelikte bir dönüşüm. Eğer aşağıdaki argümanı ciddiye alırsak globallik olgusunun alıştığımız anlamda ‘modern çağ’ın bittiğini gösterebileceğini kabul etmek gerekiyor.  Moderniteyi tanımlayan sadece kapitalist gelişme dinamiği veya yeni fikir ve inançların getirdiği rasyonaliste değildi; aynı zamanda devletin örgütleyici ve düzenleyici pratiği bu gelişmeyi belirledi.  Modern çağ devletin bildiğimiz formuyla iç içe gelişti; devletin örgütlenmesi ve bu örgütlenme biçiminin yansıttığı rasyonaliste modernliğin önemli bir parçası olarak görüldü. Ayrıca modernlik kavramının zihniyetlere yerleşimi devletin örgütlenme örneğinden çıkarak gerçekleşti.  Eğer devlet bu alışılmış kalıbından çıkmışsa gerek gerçek pratiklerinin dönüşmesi bakımından, gerek de bu değişimin zihniyetler üzerindeki etkisi bağlamında, bir donemin bitmesi anlamına gelebilecek bir eşikte olduğumuzu kabul etmek gerekir.  

Modern devletin çeşitli özellikleri var; kendi öz tarihinin ve kökenlerinin belirlemesinden öteye, toplumla olan ilişkisi içinde nasıl şekillendiğini de tartışmak mümkün.  Şu anda üzerinde durmak istediğim konu daha çok biçimsel; yani devlet teorisinin ortaya attığı sorulara değinmeden bütün modern devletlerin paylaştığı şekilsel nitelikler.  Modern çağda devletler (devlet elitleri) birbirlerinden çok şey öğrendiler; ayrıca devletler arası sistemin zorlamasıyla benzer davranış biçimlerini benimsediler.  Devlet teknolojisi ve devlet davranışı (siyasi rejimden ve toplumun yapısından bağımsız olarak) aynı çizgi etrafında nispeten küçük farklılıklara izin vererek gelişti. Sözünü ettiğim biçimsel alanda modern devletin şekillenmesinin dış ve iç bağlamlarda diye ayırabileceğimiz, iki eksen etrafında gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bu iki eksene sosyal bilimcilere aşina gelecek birer kod adı verebiliriz: Birincisi, ‘Westphalia’, 1648’de imzalanmış bir antlaşmanın adı; ikincisi ise, modernleşme çerçevesi ile devlet biçimi arasındaki ilişkiyi geçtiğimiz yüzyılın başlarında irdeleyen bir sosyal bilimci, ‘Weber’. İleri sürülen savı şöyle tekrarlayabiliriz: devletlerin modernleşmesini bu iki boyut çerçevesinde özetlemek mümkün; veya, bizim modernleşme diye adlandırdığımız olgunun bu iki boyuttaki ilerlemeyle belirlendiğini söyleyebiliriz.  Simdi Westphalia ve Weber’in devlet pratikleri açısından ne anlama geldiğini tartışabiliriz.

Westphalia Antlaşması’nın metin analizine girecek değilim, yalnızca genelde kabul gören yorumunu tekrarlamak istiyorum. Bu yoruma göre bu antlaşma ile devletler karşılıklı olarak birbirlerinin iç islerine karışmama taahhüdünü yapıyorlardı. Yani her devlet iç işlerinde müstakil, bağımsız, özerk, otonomdu.  Büyük veya küçük herhangi bir devlet bir diğerine o devletin yurttaşlarına ilişkin meselelerde karışamazdı. Buna karşılık devletler, aralarındaki ilişkilerin sürdürülmesi amacıyla belirlenmiş bir hukuk sistemi geliştirecekler, bu devletlerarası hukuk özne olarak devletlerin tüzel kişiliğini kabul edecekti.  Devletlerarası hukuk’un temelini ise yine devletlerin kendi arzularıyla taraf oldukları antlaşmalar belirleyecekti. Dolayısıyla bu hukuk çerçevesinde bireylerin herhangi bir statüsü yoktu, her birey ancak kendi devleti ile muhatap olabiliyordu, devletler ise tüzel kişi olarak birbirleriyle ilişkilere girebiliyorlar, fakat kendi tebaaları ile olan ilişkilerinde kimseye hesap vermek durumunda kalmıyorlardı. Demek ki devlet-birey ilişkilerinde dönüşümler ancak ülkenin kendi iç dengelerinde değişikliklerden geçebilirdi. Yahut da güçlü devletler zayıf devletlere bazı tavizleri dayatabilirlerdi –örneğin ‘extraterritoriality’, yani tebaanın içinde bir gruba, bazı bireylere, devletin iç hukuk sisteminden kaçabilmek hakkı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nda (ve diğer bazı, Mısır, Çin gibi, ülkelerde) yaşayanların bir kısmı yerel mahkemelerde değil konsolosluk mahkemelerinde yargılanabiliyordu. 

Westphalia’nın önemi devleti kendi tebaası üzerinde tek yetkili kılması.  Dışarıdakiler tarafından, bütün bireyleri temsilen sadece devletin muhatap olarak kabul edilmesi.  Modernleşmeyi sonradan tanıyan coğrafyalarda devrimci elitler, Japonya’da Meiji restorasyonunu yürütenler, Genç Türkler, vs. devletin modernleşmesini hep bu bağlamda düşündüler.  Onlar için daha sağlam bir devlet modelinin ortaya çıkması devletin devletlerarası arenada saygınlık kazanması anlamına geliyordu –yani Westphalia ideallerine uygun biçimde kendi iç işlerindeki özerkliğinin diğer devletler (Avrupa büyük devletleri) tarafından kabul edilmesi. 19. Yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başındaki siyasi akımların ortak paydası bu oldu: bağımsızlık sloganının bireylerle, demokrasi ile, iç hukukla, vatandaşlık haklarıyla hiç ilişkisi yoktu. Buradaki amaç Westphalia’nın öngördüğü hakları kullanabilecek bir devletin ortaya çıkmasıydı. Nitekim, yirminci yüzyılın ikinci yarısında bu ideale ulaşıldı: dünya özerk devletler arasında bölüşüldü. Bağımsızlık idealleri başarıya ulaştı, tam da Westphalia’nın, devletlerarası hukuk profesörlerinin, ve özellikle de ‘uluslararası ilişkiler’ ders kitaplarının öngördüğü bir dünya ortaya çıktı.  Bu dünyada esas aktörler devletlerdi; devlet çıkarları ve devletlerarası rekabet devlet politikalarını belirliyordu. Devletler birey hakları veya iç hukuk konusunda birbirlerine soru sormuyorlar ve diğer devletlere veya devletler üstü kurumlara bir şey izah etmek mecburiyetini hissetmiyorlardı.  Bir devletin bu modele daha yakınlaşması kendi bağımsızlığını elde etmesi olarak görülüyor ve başarı endeksinde yükselme anlamına geliyordu. Gerek ‘devlet adamları’, gerek de devletlerarası hukuk ve uluslararası ilişkiler paradigmalarında eğitilmiş akademikler, gazete yazarları, aydınlar ve kahvehane eşrafı devletlerin modernleşmesini, saygınlığını bu perspektifte değerlendiriyorlardı. Yukarda da belirttiğim gibi, bu ideal model 17. Yüzyılda ortaya çıkmıştı, 20. Yüzyılın sonlarına kadar da doğruluğundan pek şüphe edilmedi.  Devletler bu paradigmanın devamını sağlamak için kendilerine ideolojik destek aradılar ve buldular. Türkiye gibi sahneye girmekte geç kalan devletlerde milliyetçilik çok güçlü bir destek oluşturdu, çünkü milliyetçilik de devletin temsil ettiği ulusu tek ve kaynaşmış bir kitle olarak görmek istiyordu. Bireyler, veya kendi devleti olmayan alt gruplar önem taşımıyordu; ayrıca devletin gücünü ve devletlerarası arenada manevra kabiliyetini zayıflatmaya yönelik olarak yorumlanan hareketleri cezalandırmak kolay ve meşru görülüyordu.

Max Weber’in sosyal bilimlere getirdiği tarihsel perspektif modern dünyayı nasıl kavramsallaştırdığımızı yakından etkilemiştir.  Burada kullanmak istediğim kavramlar devlet modernleşmesine ilişkin modelden çıkıyor. Bu model tabii ki Avrupa’nın feodal, bu nedenle de siyasi erk açısından parçalanmışlık gösteren tarihinden kaynaklanıyor. Fakat, değerlendirmeye ilişkin kriterleri Türkiye gibi merkezi nitelikleri ağır basan imparatorlukların dönüşümünü anlamak açısından da yararlı. Bu modele göre devletin modernleşmesi, merkezileşmesi ve örgütsel rasyonaliteyi tek bir merkezden yayılan bir biçimde tekilleştirebilmesinden geçiyor. Yani devletin çeşitli kolları, coğrafi anlamda merkezden taşraya, ve de devletin erki altındaki en ücra mekanlarına kadar; ve de işlevsel anlamda devletin en üst bürokrasisinden en yan ve tali işlerle uğraşan dairelerine kadar tek bir mantığa hizmet etmeli, örgütlenmesi de bu mantığın paralelinde yapılması gerekenleri somutlaştıracak kapasiteyi ortaya çıkarabilmeli.  Devletin bu rasyonalitesi ancak devlet aklının bütün devlet operasyonlarını yönlendirebilmesi ile olur; bunun için de en gerekli şey devletin hiçbir kolunun, bürosunun, dairesinin kendi başına hareket edememesidir.  Yani devletin tek bir, merkezileşmiş, rasyonalitesi olmalıdır.  Örgütsel olarak da bu rasyonaliteyi bütün akşamına taşıyabilecek ve onların davranışını denetleyebilecek bir etkinliğe sahip olması gerekir.  

Weber’in modelinde devletin modernleşmesi aynı zamanda toplum üzerindeki hakimiyet turunun evirilmesi ile olur.  Bu hakimiyet modernleşmeyle beraber geleneksel töre, inanış vs gibi yollardan ayrışır, ve giderek hukuk yoluyla dayatılmaya başlanır. Yani, devlet kendi pratiğini koyduğu hukuksal çerçeveye riayet ederek sürdürür. Hukuk’un ve kanunların gelişmesi ise karmaşık bir sürecin sonucudur; yalnızca devlet elitinin kendi gücünü sürdürmek için kanun yapması söz konusu değildir.  İşin içinde hukuk’un kendi öz tarihi, sınıfsal dengeler, hukuk’u uygulayan ve üzerinde düşünenlerin katkıları da vardır.  Fakat modern devletin meşruiyeti kurulmuş olan hukuk çerçevesine sadık kalmasıyla ortaya çıkar.  Toplum devletin hukuk’a saygılı kalacağını, yaptığı işlemlerde hukuk’un üstünlüğünü tanıyacağını bildiği için devleti meşru olarak görür.  Aynı zamanda hukuk çerçevesi ile devletin rasyonel islemesi arasında bir özdeşlik vardır.  Çünkü hukuk çerçevesi önceden saptanmış değerleri içerir, ve bu değerler bağlamında araçsal rasyonaliste hukuk’un öngördüğü usuller tatbik edildiğinde ortaya çıkar. 

Buradan hükümranlığa gedebiliriz.  Hükümranlık, “sovereignty”, egemenlik olarak da geçen bir kavram.  Fakat hükümranlık kelimesinin çağrışımları yukarıda sözünü ettiğimiz iki ekseni de içeriyor; egemenlik kelimesine nazaran daha kapsamlı.  İngilizce dilinde en çok kullanılan hukuk sözlüğüne (Black’s Law Dictionary) göre “sovereignty” kavramı üç boyutta incelenebilir: birincisi, bağımsız bir devlet için geçerli olan mutlak iktidar.  İkincisi, bir devletin içinde daha üst bir merciye hesap vermeden kanun yapma ve uygulama, vergi toplama, savaş ilan etme, diğer devletlerle antlaşma yapma vb. hakları.  Üçüncüsü ise devletin içindeki hiyerarşik yapının belli bir amaca yönelik olarak mobilize edilebilmesini sağlayan irade.  Görüldüğü gibi hükümranlık kavramı yukarıda sözünü ettiğim iki boyutu da (yani hem Westphalia hem de Weber eksenlerini) içerecek kadar geniş bir perspektif veriyor. Daha önce söylenenleri bu kavrama tercüme etmek mümkün: devletlerin modernleşmesi, yani son dört-beş yüzyıldır geçirdikleri serüven, hem dışarıya hem de içeriye karşı hükümranlıklarını arttırmaları olarak da ifade edilebilir.  Kolaylıkla anlaşılabileceği gibi dışa yönelik hükümranlık nasıl devletlerarası hukuk, uluslararası ilişkiler gibi disiplinlerin temel paradigmasını belirlemişse, içe dönük hükümranlık doğrudan veya dolaylı olarak çeşitli hukuk dallarının, siyaset biliminin, kamu yönetiminin, ve hatta sosyolojinin nasıl ve hangi soruları sorduğunu belirliyor. 

Globalleşme bu mutlaka yakın hükümranlık kazanımından taviz verilmesini gerektiriyor.  Globalleşmenin sonucu olarak devletler hem Westphalia’nın öngördüğü dışarıya karşı hükümranlıklarını, hem de devletin modernleşmesi projesinin amaçladığı iç iktidarın tutarlılığı ve rasyonel islemesi anlamında hükümranlığı yitirmek durumunda kalıyorlar.  Şimdi bu süreçlerin nasıl islediğine bakalım.

Devletler her zaman kendilerinden güçlü devletlerin dayattığı anlaşmalara riayet etmek veya çeşitli devletlerin oluşturduğu düzenin parçası olmak zorunluluğunda kalmışlardır.  Fakat devletlerarası düzenin bugünkü kadar mutlak gücü olduğu bir dönem daha önce yaşanmadı.  Simdi hiçbir devlet kendini bir takım düzenlemelerin dışında tutamıyor.  Devletin işlevleri içinde nispeten daha sonra ortaya çıkmış ekonominin yönetimini ele alalım. Örneğin Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) dışında kalmak Türkiye gibi bir devlet için düşünülebilir bir alternatif değil, çünkü bu büyük çapta dünyayla ekonomik bütünleşmeden vazgeçmek anlamına gelebilir.  Dolayısıyla ithalat ve ihracatın yönetilmesine ilişkin düzenlemeleri WTO’ da öngörülen koşullar çerçevesinde yapmak gerekiyor.  Bu da fiili olarak dünyada yavaş yavaş geçerli olmaya başlayan, tek bir pazarın oluşmasına yönelik serbest ticaret şartlarının kabulü anlamına geliyor.  Aynı tür dayatmalar arasında devletin kendi ihalelerini tüm dünya şirketlerine açması, özelleştirme sürecinde ulusal şirketleri kayıramaması gibi şartlar da var.  Yurttaşların ellerindeki parayı istedikleri gibi yabancı paralarla değiştirebildikleri, kartlarla alışveriş yapılabilen, çok sıfırlı meblağların elektronik ortamda son hızla dolaşabildikleri koşullarda para politikası büyük çapta önemini yitiriyor.  IMF’nin koşullarına uymadığınız takdirde dünya bankalarından borç bulamadığınız bir durumda iktisat politikalarınız artık “bağımsız” olarak yapılamıyor.  Aksine Merkez Bankaları ulusal devletlerden bağımsızlıklarını ilan edip sadece IMF’ye hesap verir duruma geliyorlar.  Bu gereklilikler devletin iktisat politikası konusunda yetersiz ve aciz kalmasını ortaya çıkarıyor.  Devlet, kontrolünde tutmaya çalıştığı değişkenleri serbest bırakmak zorunluluğunda kalıyor. Ekonomi alanında bunlar ve daha bir çok örnek sunu gösteriyor: globalleşmenin getirdiği ekonomik bütünleşme devletin ekonomi düzeyindeki hükümranlık sahasını çok daraltmış.  Bu olgulara şaşırmamak lazım; çünkü 20. Yüzyıl öncesi iktisatçılar sermayenin er geç dünyanın her tarafına yayılacağından hiç şüphe etmemişlerdi.  Sermaye global nitelik kazanınca sermayenin çalışabilmesi için gerekli hukuki düzenlemelerin de dünya çapında benzeşmeye başlayacağı çok açık.  Yine çok açık ki bu benzeşmenin dışında durmaya çalışan ülkeler global sermayeye de cazip gelmeyecek; yani dünyada olup bitene yabancı kalacaklar. 

Ekonomi dışı alanlardaki dönüşüm daha da belirgin.  Özellikle hukuk’un globalleşmesi hükümranlık kavramının temelini sarsan bir nitelikte.  Yukarıda belirttiğim gibi hükümranlık iç hukukta bağımsızlık anlamına geliyordu.  Özellikle Türkiye gibi Avrupa hukuki geleneğini sonradan alan ülkelerde devletler kendi hukuklarını oluşturmada neredeyse sınırsız bir serbesti hissediyorlardı.  Bunun nedeni geleneksel hukukun geçerliliğini kaybetmesinde yatıyordu, yani bu Avrupa hukukuna sonradan gelen devletler ise sıfırdan başlıyorlardı.  Oysa şimdi çeşitli sahalarda hukuk globalleşiyor, yani devletlerin kanun koyucu olarak artık aynı derecede bağımsız olmaları imkansız.  İç hukukun global standartlara uyum göstermesi gibi bir kaygı ortaya çıkmış durumda. 

Hukukun globalleşmesinde birinci ivme ekonomiden geliyor.  Global ekonomi biraz da bilgi ve teknoloji temelinde şekillendiği için özellikle elle tutulamaz nitelikte olan fikri mülkiyetin dünyadaki herkes tarafından mülkiyet olarak tanınması önem kazanıyor.  Bütün endüstriler araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin getirdiği katma değer bazında gelişiyor.  Bir sektörün zengin ülkelerde yer almasının ön koşulu içinde araştırma geliştirmenin, dolayısıyla da fikri mülkiyetin çok yer tutması. Bu nedenle öncelikle Amerikan şirketleri patent, copyright, marka gibi mülkiyet unsurlarının kanunda düzenlenmesi konusunda büyük baskı yapıyorlar. Bütün diğer devletler de aşağı yukarı aynı kanunları mecburen parlamentolarından geçiriyorlar. Mülkiyet haklarının bu yönde gelişmesinden başka ulusal ekonomilerin rekabete açılması için gerekli düzenlemeler de aynı kararlılıkla dayatılıyor. Örneğin hisse senedi alım satımında gereken şeffaflık Amerikan kanunlarının benzerlerinin ulusal hukuka getirilmesi ile sağlanıyor; aksi takdirde yabancılar borsaya para getirmiyorlar. Aynı tür düzenlemeler banka sektörü için de geçerli. Genel olarak piyasada rekabet kurallarının dünya ortamına uyum göstermesi tüm dünya ekonomisinin sermaye açısından tek bir alan haline gelmesi anlamını taşıyor.

Hukukun globalleşmesinde ikinci alan insan hakları.  Bu konuda devletlerin 1945 sonrası, Birleşmiş Milletler çatısı altında imzaladıkları, daha çok iyi niyet göstergesi olan anlaşmalar, birden gerçeklik kazandılar.  İnsan hakları konusunda global düzeyde bir konsensus oluşmuş durumda.  Hiçbir devlet ‘benim iç işlerime karışamazsınız’ argümanı ile insan hakları ihlallerine devam edemiyor.  Bütün dünya için bu düzenlemeyi yapacak merciler henüz oluşmadı ama Birleşmiş Milletler ve çeşitli bölgesel organizasyonlar yeteri kadar caydırıcı güç kullanabiliyorlar.  Türkiye gibi bir devlet için Avrupa Konseyi çok somut bir devletler-üstü düzenleme oluşturuyor.  Türkiye Devleti’nin insan hakları ihlalleri davaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidiyor ve devlet kendi iç işlerindeki uygulamalar dolayısıyla yargılanıyor, hüküm giyiyor, ve buna da hükümranlık adına itiraz edemiyor.  Benzer bir durum azınlık (grup) hakları konusunda geçerli.  Etnik, inanca bağlı, veya davranıştan kaynaklanan azınlık oluşturan grupların hakları yine evrensel değerler adına korunuyor.  Burada önemli olan devletlerin egemen iradesinin üstünde bütün dünyaya şamil değerlerin ortaya çıkmış olması ve bunun dışında kalmaya çabalayan devletlerin bu normlara ayak uydurmasının bir şekilde sağlanması.  Bu normların devletler üstü mahkemelerle pekiştirileceği ve bu mahkemelerin cezai veya caydırıcı güç kazanacağını da düşünmek mümkün.  Gerek savaş suçlularının muhakemesinde, gerek de işkence suçunun devletlerin hükümranlık alanından çıkarılmasında (böylece de Pinochet’nin yargılanabilmesine izin veren gelişmelerde) gözlenilen bu. Ayrıca WTO’nun devletlere karşı uygulanılabilecek müeyyidelere karar verdiğini, yakında işlemeye başlayacak, Roma’da kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin karşılıklı anlaşmalarla sınırlı kalmadan cezai ehliyet kullanabileceğini düşünürsek, hukuk’un ulusal çerçeveden çıkıp globalleşme yönünde geliştiği anlaşılır. 

Hukukun globalleşmesinde üçüncü bir saha en geniş anlamıyla çevre korunmasında ortaya çıkıyor.  Örneğin Türkiye’de son yıllarda gündeme gelen bazı özel veya devlet yatırımlarında çevre sorunları ve kültürel hazinenin korunma sorunları Türkiye vatandaşları kadar yabancılar tarafından da gündeme getirildi. Akdeniz üzerinde bir nükleer santral, tarihi bir kenti sular altında bırakacak bir baraj gibi projeler hem global çevre standartlarıyla hem de yine global düzeyde oluşan kamu oyuyla çelişkiye düşebiliyor.  UNESCO’nun ‘insanlığın ortak kültürel mirası’ olarak kabul ettiği doğal ve kültürel varlıklara zarar verecek pratikler en azından tartışma konusu oluyor, ve sonunda engellenebiliyor.  Ülkelerin bu konularda çeşitli anlaşmalara imza atmış olmaları ve bu anlaşmaların bir şekilde iç hukuka geçirileceği sözü düzenlemelerin ülke üstü düzeylerde gerçekleşeceğini işaret ediyor.  Kamuoyunun da bu konularda duyarlılık kazanmış olması ‘onlar bizim iç işimize karışamaz’ türü bir tepkinin geçerliliğini azaltıyor.  Dünyanın kendi ekoloji dengesiyle, ve korunmaya muhtaç çevresiyle tek bir organizma olarak görülmeye başlanması, “global” bir aidiyet bilincinin yerleşmesi, giderek ulusalcı egemenlik his ve düşüncelerinin yerine geçiyor.

İnsan hakları ve çevre konularında esas önemli olan ulusal egemenlik kavramlarının yerine dünya vatandaşlığı ve global (doğal ve kültürel) duyarlılık düşüncelerinin yerleşmesi.  1990’lardaki yoğun ‘tek dünya’ söylemi, özellikle de sosyalist bloğun çökmesinden sonra, bu konuda büyük başarı elde etti. Teknolojinin verdiği imkanlar ile birlikte kültürel düzeydeki iletişim bu söylemi gerçekçi bir duyarlılığa dönüştürdü.  Ulusal egemenlik formülüne çok bağlı devlet ve toplumsal güçler olduğunu biliyoruz. Böyle bir muhalefet karsısında duyarlılık kendi başına başarıya ulaşamaz. O nedenle yeni gelişen normların arkasında hangi güçler olduğunu da soruşturmak gerekiyor.  Ekonomiden söz ederken global sermayeye atıf yapmıştım; çevre ve insan hakları konusunda bu global sermayenin bir noktaya kadar, liberal ideolojinin sınırları çerçevesinde, olumlu bir etkisi olması beklenilebilir.  Fakat dünya normlarının gelişmesinde esas etken, bir nevi dünya sivil toplumu oluşturan, Sivil Toplum Kuruluşları olmuştur.  Amnesty International, Greenpeace gibi örgütlerin global düzeyde geçerli normların oluşmasında büyük katkısı oldu ve olmakta devam ediyor.  Daha çok resmi niteliği olan ILO, hatta Dünya Bankası gibi örgütler de bazen aynı amaca hizmet ediyor.  Bütün bunların sonucunda artık devletlerin iç işleri dokunulmaz olarak görülmüyor, yapabilecekleri şeyler ciddi olarak kısıtlanıyor, yeni global normlar öne çıkıyor.  Hatta 2000 yılının Eylül ayında New York’ta toplanan BM’in Milenyum zirvesinde devletlerin “iç işleri”nin artık herkesin işi olduğu konuşuldu ve zımnen kabul edildi.  Demek ki dünya insanlarının ulusal devletlere ayrılmış olarak yaşaması yerine dünya normlarına göre yasayabilmeleri bir ideal olarak benimsenmeye başlandı.  Bu özlenen durumun henüz gerçekliğe çok uzak kalması beş yüzyıllık hükümranlığın mutlaklaşması trendinin tersine döndüğü olgusunu göz ardı ettirmemeli. 

İkinci boyuta, yani devletlerin iç hükümranlığına gelince karşımıza çıkan yine aynı şey: modern çağda şimdiye kadar hakim olan, devletin tüm erki merkezileştirdiği ve özünde topladığı trend’inin tersine dönme eğilimi.  Bu süreç iki şekilde gerçekleşiyor.  Birincisi, bütün devletlerin kendi içlerindeki daha organik, daha doğal birimleri tanımak mecburiyetinde olmaları.  Milliyetçiliğin unutturmaya çalıştığı etnik farklılıklar ve kendilerini farklı gören gruplara tanınan kolektif haklar bu bağlamda anlaşılmalı.  Modern Türk Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nu yeteri kadar üniter olamadığı için, milletlere nisbi bir özerklik verdiği için eleştiriyordu.  Oysa, şimdi, Osmanlı veya Avusturya-Macaristan sistemleri daha arzulanır bir denge olarak görülüyor, devletin üniter anlamda modernleşmesi milliyetçiliğin dayatması olarak değerlendiriliyor.  Kendilerini farklı gören gruplara toplu haklar tanınması yeni ve arzulanır bir eğilim olarak karşımıza çıkıyor.  Önümüzdeki yıllarda devletler Fransız sistemine değil Amerikan veya İsviçre sistemine daha yakınlaşacaklar.  Son on yılda oluşan dengelere ve değişikliklere baktığımızda bu trend açıkça gözüküyor.  Toplu haklar, kapsamları ne olursa olsun, devletlerin mutlak merkezileşmesine, ve tek elden dayatılacak bir mantık çerçevesinde rasyonelleşmesine karşı bir direnme oluşturuyorlar.

Yine organik ve doğal birimler bağlamında düşünülebilecek diğer boyut coğrafi bölgeler.  Aslında erkin bu mekansal parçalanması 1980’lerde yerel idarelere, belediyelere verilen önemle başladı.  O zaman gündemde olan demokrasi ve yerel katılımdı.  Halen de öyle, fakat simdi bu söylemin arkasında farklı bir varsayım var. O da şu: globalleşen dünyada ulus devletlerin türdeşleştirici politikaları etkinliğini kaybetti.  Oysa bölgeler daha doğal birimler: içlerinde belki kültürel, belki de iktisadi tutarlılıkları var.  Bu nedenle karar alma kapasitesi merkezden bölgelere doğru kaydığı takdirde olumlu bir sonuç doğar, sadece demokrasi ve katılım nedenleriyle değil, aynı zamanda teknolojik ve iktisadi etkinlik için.  Nitekim Avrupa Birliği’nin ‘Bölgeler Avrupası’ sloganı, ve Maastricht anlaşmasındaki hükümler de bu tercihi ifade etmeyi amaçlıyor.  Demek ki gerek nüfusun gerek de mekanın türdeş olmadığı düşünülüyor, nüfusun kültürel kompozisyonu açısından, ve de coğrafi mekanın idari bölünmesi perspektifinde merkezileşmeye, yani mevcut devlet şeklinin daha da fazla mutlakıyet kazanmasına, karşı akımlar beliriyor.

Eğer bu birinci dinamik yatay bir adem-i merkeziyet getiriyorsa, sözünü edeceğimiz ikinci dinamik dikey düzeyde, yani devletin kendi yapısı içinde, tek bir mantığın mutlak hakimiyetine karşı bir durum ortaya çıkarıyor.  Bu önermeyi somutlaştırmak üzere şöyle örnekler verebiliriz: bir müsteşarlık (örneğin cebre müsteşarlığı) gidip Avrupa veya Akdeniz, veya dünya ölçeğinde kendi benzerleriyle müzakereler yapıyor, anlaşmalar imzalıyor, taahhütlerde bulunuyor.  Merkez Bankaları epeyidir özerkliklerini ilan ettiler; artık kendi devletlerine karşı değil diğer merkez bankalarına karşı sorumluluk hissediyorlar. Devletlerarası birçok iktisadi ilişkilerde Merkez Bankalarının bu anlamda özerkliği ön koşul olarak ileri sürülüyor.  Çeşitli bakanlıklar global düzeyde temaslarını sürdürüyorlar, ve çoğu kez devletin diğer kollarına ‘bilgi’ vermekle yetiniyorlar.  Eskiden devlet kendi içinde yekpare bir görünüm sergilerdi, ve dış ilişkilerini de bu mantığın bir yansıması olarak tek elden (Hariciye Vekaleti yoluyla) yürütürdü.  Simdi ise dışişleri bakanlıklarının kenarda kalması, bir çok durumda ekarte edilmesi bu değişikliğin sonucu; artık devletin farklı kolları ve dalları, kendi başlarına, değişik ‘network’lere dahil olmuşlar.  Global düzeyi ilgilendiren kararların önemli bir kısmı mutlak ve yekpare mantığı temsil eden devlet başları tarafından değil, daha aşağı düzeyde operasyonel gereksinimler çerçevesinde alınıyor, ve o networklerin içinde olan teknokratların uhdesinde. 

Sözünü ettiğimiz bu iki dinamik devletin hükümranlığının parçalanması sonucunu veriyor.  Bunu ulus devletin erimesi, veya ortadan kalkmasının habercisi olarak görmek, hükümranlık olayının tamamen bittiğine karar vermek yanlış olur. Tersine donen ulus devletin hükümranlığının mutlaklaşması, yekpareleşmesi, ve rasyonalizasyonu trendleri.  Eğer devleti farklı bir şekilde tanımlamaya hazırsak, bir ülkede siyasi erki kullanan, ama global düzeyde uzantıları olan, farklı network’lerin içinde çalışabilen, ille de öncelikli ilişkileri birbirleriyle olması şart olmayan, birbirlerinden nispeten bağımsız yönetim ve regulasyon mekanizmaları olarak kabul edebilirsek, devletin seklinin değiştiğini ama ortadan kalkmadığını kolaylıkla görebiliriz.  Fakat devletin üniter mantığıyla kendini özdeşleştirmiş toplumsal gruplar, yekpare mutlakıyetçiliği savunanlar, yeni morfolojiden çok rahatsız oluyorlar ve bu trendi önlemeye çalışıyorlar.  Krizi yaratan da bu zaten: tarihte hep olduğu gibi, eski yerini yeniye terk etmiyor.  Ortaya çıkan çekişmeli durumda ne devletin çeşitli kolları ne de devletin koyduğu hukuk’a bağımlı yurttaşlar globalleşmenin gerektirdiği manevra kabiliyetini kazanamıyorlar. Böylece globalleşmenin sunduğu imkanlar kullanılamıyor.  Daha da kötüsü, tartışma hala eski çerçevenin nasıl devam ettirilebileceği üzerine odaklandığı için büyük bir entelektüel enerji ve zaman kaybı yaşanıyor. 

Bu bağlamda Avrupa Birliği yaklaşımının ve görünürdeki projesinin sözünü ettiğimiz modele ne kadar uygun olduğunu belirtmekte fayda var. Avrupa Birliği ulusal devletler yerine geçecek fakat esasında aynı işlevi görecek yeni bir devlet modeli değil.  Yani Paris’in, Londra’nın, Roma’nın yerine Brüksel geçmiyor.  Brüksel yeni bir yapılanmayı temsil ediyor, ulusal devlet düzeyinin üstünde yapılması gereken işlevleri üstleniyor. Ayrıca yukarıda sözünü ettiğimiz gibi bölgelere, yerel yönetimlere, kolektif gruplara yeni erkler tanıyarak ulusal devletin içinde siyasi ve idari odaklar oluşturulmasını öngörüyor.  Ayrıca ulusal devlet yapısının işlevsel olarak ayrışmasını, çeşitli birimlerin yine göreli bir özerklik içinde diğer ulusal devletlerin benzer birimleriyle daha yakından ilişkide olmalarını, bilgi alış verişi yapmalarını, eşgüdüme girmelerini istiyor.  Böylece birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmış devlet nüfuz sahaları yerine birbirleriyle çeşitli network’ler içinde iletişime girmiş birçok kademeden oluşan yeni bir devlet şekli ortaya çıkıyor. Burada hükümranlığın yitirilmesi söz konusu değil. Hükümranlık gerçekten halklara aitse aynı insanlar simdi aynı hükümranlığı farklı düzeylerde -yerel, bölgesel, ulusal, ve AB düzeyinde- kullanıyorlar.  Burada bir şey yitiren sadece eski ulusal devletin tekelleştirdiği tür hükümranlığa çeşitli nedenlerle bağımlı olan gruplar, yani eski devletlerin devlet seçkinleri.

Avrupa Birliği globalleşmenin meydana çıkardığı koşullara en kolay uyum gösterebilecek bir idari yapı önerisi olarak önümüzdeki tek örnek.  Bünyesindeki devletleri yeni koşullara uymaya, yitirilen mutlakıyete direnmek yerine bu koşullara göre yapılanmaya zorluyor.  Türkiye açısından ise nispeten realist bir perspektif oluşturduğu için büyük bir şans.  AB’de şekillenen süreçlerden hiç etkilenmeyen bir ülkede yasasaydık bugünkü devlet biçiminin dönüşümüne yönelik mücadele vermek herhalde çok daha zor olurdu.

Hardware TİM / BuRaK

Döküman Arama

Başlık :

Kapat