Mehmed Akif Ersoy

Mehmed Akif Ersoy Mehmed Akif Ersoy     Hayatı

Mehmed Akif Ersoy, 1873’de, İstanbul’da doğdu. Babası, Fatih Medresesi müderrislerinden ve İpek’li Hoca unvanı ile tanınan, Mehmed Tahir Efendi’dir. Bütün öğrenimini İstanbul’da yaptı. 1894’de Baytar (Veteriner) Mekteb-i Âlîsi’nden mezun olduktan sonra, Umûr-ı Baytariyye Müdürlüğü (Veterinerlik İşleri Müdürlüğü) ne müfettiş olarak girdi. 1908’de, İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı profesörlüğüne tayin edildi ve Sırât-ı Müstakim adlı bir dergi çıkarmağa başladı. 1912 martında Sebîlü’r-reşâd adını alan ve İslâm Birliği ideolojisini savunan bu dergide birçok şiir ve makaleleri çıktı. 1911’de, ilk defa olarak, şiirlerini bir araya getirip Safahat adı ile yayımladı. Bu ad, sonradan bastırdığı diğer altı kitabının da genel adı oldu. Bir yandan da, İstanbul’un büyük camilerinde vaazlar vererek, düşüncelerini halka da yaymağa çalışıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında, harb esiri olan Müslümanlara Almanya’da iyi muamele edildiğini kendisine göstermek için yapılan bir propaganda davetini kabul ederek, Berlin’e gitti. Doğu ile Batının medenî durumları arasında canlı ve gerçek bir karşılaştırma yapma imkânlarını kendisine vermiş olan bu gezinin izlenimlerini Berlin Hâtıraları (1915) adlı uzun bir manzumesinde anlattı. Bundan sonra, Necid Emîri ile olan anlaşmazlığı çözmek için, hükümetçe Arap yarımadasındaki Necid’e gönderildi. Bu yolculuğun izlenimleri de, Necid Çöllerinde (1915) adlı yine uzun bir manzumesindedir. Aynı yıl, Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye Başkâtibliği’ne getirildi. 1918’de, Said Halim Paşa’nın Fransızca olarak yazılmış "İslâmlaşmak" adlı eserini Türkçeye çevirerek Sebîlü’r-reşâd’ta tefrika etti.

Birinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’nin aleyhine sonuçlanması, Âkif’i son derecede üzdü. Böylelikle, islâm dünyasının son desteği de yıkılmış oluyordu. Fakat, Türk devletinin yeniden kurulacağına imâm vardı. Bunun için, Anadolu’daki kurtuluş hareketi ile temasa geçti. Bu arada, Hind bilginlerinden Hüseyin Kıdvay’ın Türk kurtuluş mücadelesini öven İngilizce bir eserinin damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından yapılmış tercümesini bastırıp Anadolu’ya göndererek halka dağıttırdı. Nihayet, 1920 mayısında, kendisi de Ankara’ya kaçtı ve yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’ne Burdur milletvekili olarak girdi. Kurtuluş Savaşı’na katılması için halkı teşvik maksadı ile, Anadolu’nun birçok şehirlerinde dolaşarak vaazlar verdi. Maarif Vekâleti’nin açtığı ve 724 şairin katıldığı İstiklâl Marşı yarışmasını kazandı ve bu marş TBMM tarafından Türk millî marşı olarak resmen kabul edildi (12 Mart 1921). Sebîlü’r-reşâd’ı önce Kastamonu’da ve sonra da Ankara ve Kayseri’de çıkarmağa devam etti. 1922’de, Tedkîkat ve Te’lîfât-ı İslâmiyye Heyeti’ne seçildi ve, aynı yıl, Said Halim Paşa’nın yine Fransızca bir eserini İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye adı ile çevirip kendi dergisinde tefrika etti. Nihayet, 26 Ağustos 1922’deki Büyük Meydan Muharebesi, İstiklâl Savaşı’nın kesin sonucunu tayin edip Türkiye’nin istiklâlini sağladı. Bu büyük başarının istiklâlini henüz kazanamamış bütün İslâm milletlerinin kurtuluşları ve İslâm Birliği’nin gerçekleşmesi için büyük bir ümid kaynağı olacağım düşünen Akif, çok sevinçli idi. Fakat, millî ve modern bir devlet olarak yeniden kurulmak ihtiyacında olan Türkiye, siyasî ve karanlık maceralar peşinde koşamazdı. Akif in düşündüğünün tersine, dinî taasubun asırlardan beri çok yıkıcı olarak çalışan hakimiyetini ortadan kaldırmak, Orta Çağ zihniyetinden kurtulup modern zihniyete hızla ulaşmak zorunda idi. Bunun içindir ki, 1516’dan beri Osmanlı padişahlarının temsil ettikleri Hilâfet müessesesini, medreseleri, şer’iye mahkemelerini kaldırmak, tekkeleri kapatmak, şapkayı ve lâtin harflerini kabul etmek suretiyle başlayan inkılâblar birbirini kovalayınca; Âkif de, İslâm Birliği idealine kavuşmaktan ümidini keserek, Türkiye’den ayrıldı ve Mısır’a yerleşti (1925). Abbas Halim Paşa’nın misafiri olarak, ailesi ile birlikte, Kahire civarındaki Halvan’da 1936 haziranına kadar kalan Akif, bir süre, Câmiatü’l Mısrıyye’de (Kahire Üniversitesi) Türkçe dersleri verdi. Günden güne büyüyen bir psikolojik çöküntü içinde, artık, eski doğurganlığı da kalmamıştı. 1933’de, bir kısmı Birinci Dünya Savaşı sıralarında, bir kısmı İstiklâl Savaşı sıralarında ve bir kısmı da Mısır’da yazılmış şiirlerini bir araya getirip Safahat serisinin yedinci ye sonuncu kitabı olarak ve Gölgeler adı ile yayımladı. 1935’de, hastalandı. Tedavi için, bir süre Lübnan’da kaldı. Nihayet, Haziran 1936’da İstanbul’a döndü. Büyük bir ilgi ile karşılandı ve 27 Aralık 1936’da öldü.

Mehmed Akif de, kendi neslindeki birçok şairler gibi, eski edebiyat kültürü ile yetişlmiş. Ancak, diğerlerinden ayrı olarak ve aile çevresinden gelen bir tesir ile, buna kuvvetli bir dinî kültürü de katmak gerekir. Bu tesirler altında Akif, şiire, dinî ve ferdî konulan işleyen manzumelerle başlar (1895). Bu sıralarda en çok beğendiği şairler, Türk edebiyatında muallim naci ile abdülhak hamit tahran ve Fars edebiyatında da Sadi ile Hafız’dır. 1900’den sonra, yavaş yavaş, çevresinin insanları ve günlük hayatın olayları ile ilgilenmeğe başlar. Böylece, şahsî duygularını bir yana bırakıp başkalarının ıztırabları ile ilgilenmeğe koyulur. İlk ününü sağlayan ve Safahât’ın I. kitabında yer alan bu şiirlerde (Hasta, Küfe, Meyhane, Seyfı Baba, Bayram, Bebek, Hasır, Mahalle Kehvesi,...), kuvvetli bir realizm ve derin bir acıma duygusu vardır. Günlük olaylardan yola çıkan ve yoksullara acıma duyan şiirlerin ilk örnekleri teyvik fikret’te bulunmakla beraber, Akif’in şiirlerinde acıma duygusunun çok daha yoğun ve genişlemeğe elverişli olduğu görülür.

İmparatorluğun parçalanmasını önlemek için II. Abdülhamid’in takip ettiği milliyet düşmanı politika, Balkan Harbi (1912-1913) neticesinde tamamıyle iflâs elti. Balkanlar’da imparatorluktaki Hıristiyan milletlerin millî bir hüviyetle ortaya çıkarak hükümet aleyhine isyan etmeleri ve ayrı birer millî devlet kurmaları, Müslüman halkın da gözlerini açtı ve "Osmanlıcılık" ideolojisinin boşluğu anlaşıldı. Bunun üzerine, Türk ve İslâm milliyetçilikleri doğdu. Türk milliyetçileri "Pantürkizm" ve Müslüman milliyetçileri de "Panislâmizm" ideolojilerine bağlandılar. Akif, bu ikinci gurup idealistlerdendir. Böylece, -şiirlerinde önceleri ferdî duygulara ve sonraları çevresinin ıztırablarına yer veren şairin edebî hayatının ideolojik karakterdeki üçüncü safhası da başlamış olur. Mısırlı idealistlerden Muhammed Abduh’un ve Türkistanlı idealistlerden Abdürreşid İbrahim’in de tesirli oldukları bu safhaya ait ilk örnekleri, Safahât’ın II. kitabı olan, ‘’Süleymaniye Kürsüsünde’’ (1912)’de buluruz.

Akif e göre, medeniyetin gerçek kaynağı Müslüman Doğu’dur. Ona medenî üstünlüğünü kaybettiren sebebler, asırlardır süren "dinî taassub, cehalet, sebatsızlık, tembellik ve kendine güvensizlik"tir. Yoksa, İslâm dini ilerlemeğe asla engel değildir. Bu bakımdan, bir an önce bu kötü vasıflardan kurtulmak ve Batı’yı örnek tutarak aradaki medeniyet mesafesini kapatmak gerekir. Bunun için de İslâm dinini asırların üzerine yığdığı tozlardan sıyırmak, onu kuruluşu devrindeki gerçek esaslarına ve yapıcı gücüne yeniden kavuşturmak şarttır. İslâm Birliği, ancak bu yoldan gidilmek suretiyle gerçekleşebilir. Şiirlerinde, İstiklâl Savaşı’nın sonuna kadar, aralıksız olarak, hep bu tema üzerinde durur. Fakat, hayatı boyunca, olaylar bu ideolojinin gerçekleşebilmesi için en ufak bir yardımda bile bulunmadılar. Türkiye’deki milliyetçilik hareketi de, I. Dünya Savaşı yıllarında zaman zaman İslâm Birliği’ni desteklemekle beraber, genellikle, ona muhalif kaldı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında imparatorluğun diğer Müslüman unsurları arasında da başlayan milliyetçilik hareketleri, bu savaşın sonunda gerçekleşerek, Âkif’i hayâl kırıklığına uğrattılar. Onun için en öldürücü darbe ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamıyle lâik bir şekilde kurulması oldu. Halbuki, "İslâm dünyasının son dayanağı" olan Türkiye, idealist Akif in de son ümidi idi. Bundan sonra şair, günden güne korkunç bir şekilde büyüyen bir psikolojik çöküntüye düşer ve, bu ruh hali içinde, edebî hayatının dördüncü ve sonuncu dönemine girer. Çok verimsiz olan bu dönemde şair, kendisini zaman zaman sarsan psikolojik krizler arasında, bazen mizahî şiirler bile yazar.

Siyasî bakımdan "ümmetçi" olmasına karşılık, duygulan bakımından "halkçı" ve "milliyetçi" olan Akif, bu şahsiyeti ile, edebî hayatının ikinci ve üçüncü dönemlerinde, mehmet emin yurdakul gibi, karşımıza tam anlamıyle "sosyal hizmet yanlısı" bir şair olarak çıkar. Onun sanatını sosyal hizmete vermesinde, elbette ki edebiyat anlayışının da hissesi büyüktür. Gerçekten, ona göre edebiyat, "halkın manevî ve ahlâkî eğitiminde en çok tesiri olabilen müessese"dir. Bu bakımdan, "sanat için sanat" yapmak yersizdir. Yine Akif e göre, "her edebiyatın vatanı vardır, her edebiyat mahallîdir" ve "her memleketin büyük halk kütlesine" hitab eder. İslâm dünyasının geri kalış sebeblerinden biri de, İslâm ülkelerindeki edebiyatların halka değil, sadece aydınlara hitab etmesidir. Halk için ve halkın hayatını veren bir edebiyat yaratmak, Akif’in edebî eserinin en kalın çizgisidir.

Akif’in, içinde yaşadığı halkın hayatını bütün özellikleri ile aksettirdiği muhakkaktır. Daha çok İstanbul’un fakir semtlerinin hayatını, yoksulluklarını, ıztırablarını tam bir doğrulukla canlandıran şiirlerinde kuvvetli bir gözlemcilik vardır. İlhama inanmayan şairin en büyük dayanağı, kendi gözlemleridir. Türk şiirine gerçek realizmin Akif ile girmiş olduğundan şüphe edilemez. Onun kuvetli gözlemciliğine, büyük bir tasvir ve tahkiye kabiliyetini ve konuşma dilinin bütün canlılığını taşıyan bir üslûbu da eklemek gerekir. Ancak, Akif’in dili bir bütün değildir. Tasvirlerinin dışında kalan birçok şiirlerinde dil, konuşma dilinden ayrılır, Osmanlıcanın sınırları içine girer. Şiirin ciddi bir çaba olduğuna inanmış olan Akif’te, dikkatli bir işçilik ve sağlam bir kompozisyon göze çarpar. Vezin olarak daima aruzu tercih eden şair, hece veznini hiç kullanmadı. Nazım şekilleri hususunda ise, divân nazmının şekillerini tercih eder ve bunlar arasında, en çok mesnevi şeklini kullanır.

Kaynak: Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.

Şiirleri

Mahalle Kahvesi

— Kardeşim Hüseyin Avni’ye —

"Mahalle Kahvesi!" Osmanlılar bilir ne demek? Tasavvur etme sakın "Görmedim nedir?" diyecek. Dilenci şekline girmiş bu sinsi cânîler; Bu, gündüzün bile yol vermeyen harâmîler, Adımda bir, dikilir azminin, gelir, önüne... Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe! Evet, dilenci sanır seyreden kıyafetini; Fakat bir onluğa âguş açan sefaletini Görüp de rikkate şâyân, biraz sokulsa, hemen, Vurur şikârını tâ kalbinin samîminden! Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı? Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı! -Hayır, bu perde, bu şarkın bakılmayan yarası; Bu, çehresindeki levsiyle yurda yüz karası; Hayâtımızda gediktir "gedikli" nâmıyle, Açık durur koca bir kavmin ihtimâmıyle! Sakın firengiye benzetmeyin fecaatini : Bu karha milletin emmekte rûh-ı gayretini. Mahalle kahvesi şarkın harîm-i katilidir; Tamâm o eski batak-hâneler mukabilidir. Zavallı ümmet-i merhume ölmeden gömülür; Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür... Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar: Girince nûr-ı nazar simsiyah olur da çıkar! Yatar zemîn-i sefîlinde en kesîf eşbâh, Yüzer havâ-yı sakîlinde en habîs ervah. Dehân-ı lâ’nete benzer yarıklarıyle tavan, Kusar içinde neler varsa hatıratından! O hatıratı sakın sanmayın meâlîdir; Bütün rezâil’i târihimizle mâlîdir. Neden mefâhir-i eslâfı kahr edip, yalnız, Mülevvesâtına mâzîmizin sarılmadayız? Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdadın? Hayır, o nesl-i necibin, o şanlı evlâdın, Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine; Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine. Fakat biz onlara âid ne varsa elde, yazık, Birer birer yıkarak kahve-hâneler yaptık! Bütün heyâkH-i san’at yetiştiren şarkın, Zemîn-i feyzi nasıl şûre-zâre döndü bakın! Ne hasta-hânesi kalmış zavallı eslâfın Ne bir imareti, bitmiş elinde ahlâfın. Kanalların izi yok, köprüler hârâb olmuş. Sebîllerin başı boş, çeşmeler serâb olmuş! O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn Ne gîr-ü-dâr-ı maîşet bilir, ne kedd-i yemîn. Azâb içinde kalır sa’y görse ru’yâda! Niçin yorulmalı zâten "ölümlü dünyâ" da? Vücûd emânet-i Hak, doğru, hem de cennetlik. Bu kahveler gibi cennet de müslimîne gedik!

"Hayât-ı aile" isminde bir maîşet var; Saadet ancak odur... dense hangimiz anlar? Hayât-ı aile dünyâda en sefâlı hayât, Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhat! Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle; Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle; Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa, Dolaşsalar, seni kat kat bu hâleler sarsa; Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı? İçinde his taşıyan kaj’b için bu zevk az mı? Karın nedîme-i ruhun; çocukların ruhun; Anan, baban, birer âguş-ı ilticâ-yı masun. Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer, Feza kadar sana vâsi’ gelir bu dar çenber. Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve? Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve: Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik; Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik. Şu gördüğün yer için her ne söylesen caiz; Ahırla farkı : o yemliklidir, bu yemliksiz! Zemîni yüz sene evvel döşenme malta imiş... "İmiş" le söylüyorum, çünkü anlamak uzun iş, O bir karış kirin altında hangi ma’den var? Tavan açık kuka renginde; sağlı, sollu duvar Mavun cilasına batmış tütünle nargileden; Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden. Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al, Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal. Şu var ki bilmeyen İnsan görürse birden eğer, "Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!" der. Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli : Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı; Zavallının, güveden, lîme lîme hep sırtı. Kurur bir örtünün üstünde yağlı bir mendil Kî "’bir tependen inersem!" diyen hasır zenbil, Onun hizasına gelmez mi, bir döner şöyle; Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle! Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk, İçinde camlı dolab var ya, raflarında ne yok! Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz; Onun yanında kan almak için beş on boynuz. İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar.,. Demek ki kahveci hem diş tabîbi, hem perükâr, İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası; Uzun lâkırdıya hacet ne? İşte mosturası : Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden, Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar dizilen Şu kazma dişleri ©en mahya beiledinse, değil; Birer mezara işaret düşün ki her kandîl! Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları. Sağında cam dolabın hücre hücre bit-pazarı. Duvarda türlü resimler: alındı Çamlıbel’i. Kaçırmış Ayvaz’ı ağlar Köroğlu rahmetli! Arab Üzengi "ye çalmış Şah İsmail gürzü; Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü. Firaklıdır Kerem’in "Oof!" der demez yanışı, Fakat şu "Âh min-el-aşk" a kim durur karşı? Gelince Azraka Bânû denen acuze kadın, Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd’ın! Görür de böyle Rufai’yi elde kamçı yılan, Beyaz bir arslana binmiş, durur mu hiç Dede Can? Bakındı bak Hacı Bektâş’a: deh demiş duvara; Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra. Birer birer oku mümkünse, sonra ma’nâ ver... Hayır, hülâsası kâfî, yekûnu ömre sürer: Bedâhaten kusulan herze-pâreler ki düşün. Epey zaman daha lâzımdı herze olmak içün! Oturmadan İçi yağ bağlamış bodur masanın, Yayılmış üstüne birçok kâğıd, oynayanın Elinde yağlı meşin zanneder görünce adam. Ya tavlanın kiri, kabil değildir, anlatamam. Harîta-vâri açtfmış en orta yerde dama; Beyaz mı taşları, yâhud siyah mı, hiç sorma! Hutûtu, gayr-i muayyen hududu memleketin : Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin! Deliklerindeki pislik leb-â-leb olsa, yine, Bakınca bunlara gayet temiz kalır domine. Delikli çekmece var hâ! Demirbaş eşyadan; Yanında bir de kulaksız tekir... unutma aman! — Asıldı bey koza! — Besbelli, bak sırıttı aval> — Bacak elinde mi? — Kır. Hamdi sende Dağlı’yı al. — Ulan kapakta imiş Dağlı.... hay köpoğlu köpek! — Köpoğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek! — Sekizli, onlu ne çektinse ver de oryayı tut. - Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte : kaput! — Cihar ü yek mi o taş? — Hiç sıkılma öldü dü-şeş! — Elimde yok mu diyor? Çek babam! — Aman şeş-beş! — Hemen de bukkı be! Gelsin, hesâblayıp durma! — Bi (bir) partt yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma! — Dü-beşle bağlıyorum. — Yağma yok! — Elindeki ne? — Se-yek. — Aman durun öyleyse : penc ü yek, domine! — Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar: Kırık mı. söyleyin, Allah için şu canım zâr? — Kırık! — Değil. — AlimAllah kırık! — Değil billâh! — Yeminsiz oynayamazlar ki, âh çocuklar âh! — Karışmasan işin olmaz değil mi? Sen de bunak! — Gelirsem öğretirim şimdi... — Ay şu pampine bak! Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud’a git Bir üflesen gidecek ha... tirit mi. sade tirit! — Zamane piçleri! Gördün ya hepsi besmelesiz... Ne saygı var, ne haya var. Eğer bizim işimiz Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma! —Herif belâya sokarsın dırıldanıp durma! — Mezarcı Mahmud’a git hâ? Bakın it oğluna bir! Küfürbaz, alçak, edebsiz... Bu söylenir mi Bekir? — Yolunca terbiye verdin ya aferin Hasan  (ağa) — Bıraksalar beni çoktan marizfemiştim ya!... — Mezarcı Mahmud’a hâ? Vay babassmın canına; Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanma Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik; Otur, demezseler elpençe sâde dinlerdik; Hayır, bu böyle değildir demek, ne haddimize! Evet, desek bile derlerdi : Sus be hey geveze! — Otuz yaşında idim belki; annesiz, dışarı Kolay kolay çıkamazdım : döverdi çünkü karı! Bugün, on altıyı doldurmamış yumurcaklar, Odun yemez iyi bil hâ! Geberse karşı koyar. Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim’i... Bırak, eşek değilim ben! deyip dikilmez mi? Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş... — Ya biz, sözüm ona, merkeb miyiz Bekir, bu ne iş? Döverdiler bizi her gün de karşi koymazdık... Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık? — Dokundurur mu, ne mümkün, el oğlu hiç adama? O Müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama!

Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya : Zavallı açmaza düşmüş... Bakın hesablamaya; Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor; Rakîbi halbuki lâ-yenkatı’ bıyık buruyor. Seyirciler mütefekkir, güzîde bir tabaka; Düşünme ferindeki şîveyse büsbütün başka : Kiminde el, filân asla karışmıyorken işe, Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe! Al işte : "Beyne burundan gerek, demiş de, hulul!" Taharriyât-ı arnikayla muttasıl meşgul! Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam : Zemîne, dâire şeklinde yaydı bir balgam; Abanmış olduğu bir yamnyumru değnekle Mümâslar çekerek soktu belki yüz şekle! Ayak teriyle cilalanma tahta peyklere, Külâhlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre : — Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı! — Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı! Çocuğ (u) ha mektebe verdim, ha vermedimdi diye, Sokak sokak geziyor... — Koymuyor mu medreseye? — Koyar mı hiç? Arabî şimdi kim okur artık? — Evet, gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık! — Binâ’ya üç sene gittirridi hey zamanlar hey! İlim de kalmadı... — Zâten ne kaldı? Hiçbir şey. Mahalle mektebi lâzımdır eski yolda bize! Sülüs, nesih bitiyor yoksa hepsi... keyfinize! — On üç yaşında idim olduğum zaman ketebe; Geçende, sen ne bilirsin? demez mi bir züppe? Dedim ulan seni gel ben bir imtihan edeyim, Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim. — Nasıl, becerdi mi? — Kabil mi! "Rabbi yessir"i ben, Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağken. — Nedir, elindeki yâhû? — Cerîde. — At şu pisi. — Neden? — Yalan yazıyor oğlum onların hepsi. — Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu "Volkan" cı, Unuttunuz mu? — Bırak boşboğazlık etme Hacı! Şu karşıdan gözeten fesli, zannım, ağzı kara... — Hayır, demem o değil... — Durma sen belânı ara! — Canım lâtîfe yapar, bilmiyor musun Ömer’i? — Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri! Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfar... Meğer geytrti imiş.. — Pek şifalı şey şu hıyar : Cacık yedim mi, ne hikmet, hazır hemen teftfh... — Evet şifalı yemiştir... — Yemiş mi? Lâ-teşbîh. — Günâha girme, tefâsîrde öyle yazmışlar... Dayım demişti ’ki : "Gördüm, ’hıyar Hadîs’te de var.’ Hasan, bizim yeni dâmad ne oldu anlamadık, Görünmüyor? — Kan koyvermiyor: herif, kılıbık. — Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş... Lâf anlamaz dişi mahlûku, durma sen uğraş. — Kim uğraşır a babam, bunca yıllık ehlim iken. Adam hesabına koymam bizim köroğlunu ben. ………………………………………………… ………………………………………………… Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan Bakıyor bunlara, yan yan, İki çift ince nazar. "Ya sizin bir yuvanız yok mu?" diyor anlaşılan, Dişi - erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar...

Süleymaniye Kürsüsünde

-Kardeşim Fatin Hoca’ya-

Mütefekkirleriniz dîni de hiç anlamamış; Rûh-ı İslâm’ı telâkkileri gayet yanlış. Sanıyorlar ki: Terakkiye tahammül edemez; Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez. Bilmiyorlar ki: Ulûmun ezelî dâyesidir, Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir. Mündemiç sîne-i safında bütün insanlık... Bunu teslim eder insafı olanlar azıcık. Müslüman unsuru gayet mütedennî, doğru; Şii kadar var ki değildir bu onun mahzuru. "Müslümanlık" denilen rûh-ı ilâhî, arasak, "Müslümânız" diyen İnsan yığınından ne uzak! Dîni tedkîk edeceksek, dönelim haydi geri; Alalım neş’et-i İslama yakın bir devri: O ne dehşetli terakki o ne müdhiş sür’at! Öyle bir hârika gösterdi mi insâniyyet? Devr-i fetrette kalan, hem de asırlarca kalan; Vahşetin, gılzetin a’mâkına daldıkça dalan; Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine, Bunda bir neşve duyan hiss-i nedamet yerine; Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını, Sonra Halik tanıyan bir sürü vahşî yığını, Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik Bir terakkî ile dünyâya kesilmiş mâlik? Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhâl? Nasıl olmuş da zuhur eyleyebilmiş Sıddîk? Nereden gelmiş oI Haydar’daki irfân-ı amîk? Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da Ömer, Sonra bir adle sarılmış ki değil kâr-ı beşer? Hâil olsaydı teratlekîye eğer drnji mübîn, Devr-i mes’ûd-ı kudûmıyle giren asr-ı güzîn, En büyük bir medenîyyetle mi eylerdi zuhur? Mündemiç olmasa ruhunda onun nâ-mahsûr Bir tekâmül, o kadar hârika nerden doğacak?

Yâ İlâhî bize tevfîkini gönder... — Âmîn! Doğru yol hangisidir, millete göster... — Âmîn! Rûh-ı islâmı şedâid sıkıyor, öldürecek. Zulmü te’dîb ise maksûd-ı mehîbin, gerçek, Nâra yansın mı beraber bu kadar mazlûmîn? Bî-günâhsız çoğumuz... yakma İlâhî! — Âmîn! Boğuyor âlem-i islâmı bir azgın fitne, Kıt’alar kaynayarak gitti o girdâb içine! Mahv olan aileler bir sürü ma’sûmundur. Kalan âvârelerin hâli de ma’lûmundur. Nasıl olmaz ki? Tezelzül veriyor arşa enîn! Dinsin artık bu hazîn velvele yâ Rab! — Âmîn! Müslüman mülkünü her yerde felâket vurdu... Bir bu toprak kalıyor dînimizin son yurdu! Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer’-i mübîn; Hâk-sâr eyleme yâ Rab, onu olsun.. — Âmîn! Ve-l-hamdül’iİlâhi Rabbi’İ-âlemîn...

Cenk Şarkısı

-Kahraman Askerlerimize Armağan-

Yurdunu Allah’a bırak çık yola; "Cenge!" deyip çek ki vatan kurtula. Böyle müyesser mi gaza her kula? Haydi levend asker, uğurlar ola.

Ey, sürüden arkada kalmış yiğit! Arkadaşın gitti, yetiş sen de git. Bak, ne diyor cedd-i şehîdin, işit: Durma, git evlâdım uğurlar ola.

Durma, git evlâdım açıktır yolun. Cenge sıvansın o bükülmez kolun; Süngünü tak, ön safa geçmiş bulun. Uğrun açık olsun, uğurlar ola.

Yükselerek kuş gibi Balkanlar’a, Öyle satır at ki kuduz Bulgar’a : Bir daha Osmanlı’ya güç saldıra! Git de gel evlâdım., uğurlar ola.

Düşmana çiğnetme bu topraklan, Haydi kılıçtan geçir alçakları! Leş gibi yatsın kara bayrakları : Kahraman evlâdım, uğurlar ola.

Balkan’ı bildin mi nedir hemşeri? Sevgili ecdadının en son yeri. Bir sıla isterdin a çoktan beri; Şimdi tamâm vaktin uğurlar ola.

Balkan’ın üstünde sızan her pınar Bir yaradır, durmaz içinden kanar! Hangi taşın kalbini deşsen, mezar! Gör, ne mübarek yer... uğurlar ola..

Eş hele bir dağlan örten karı : Ot değil onlar, dedenin saçları! Dinle, şehîd sesleridir, rüzgârı! Durma levend asker... uğurlar ola.

Ey, vatanın şanlı gaza mevkibi! Saldırınız düşmana arslan gibi. İşte Hüdâ yâveriniz, hem Nebi. Hayırlı gidin, haydi... uğurlar ola.

Bülbül

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştın Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı. Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı. Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş tâl... Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl. Muhitin hâli "insâniyyet" in timsâlidir sandım; Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım! Taşarken haşr olup beynimden artık bin müselsel yâd, Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd, O müstağrak.o durgun vecdi nâ-gâh öyle coşturdu : Ki vâdîden bütün, yer yer enînler çağlayıp durdu. Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevc-â-mevc demlerdi : Ağaçlar, taşlar ürpermişti gûyâ sûr-ı mahşerdi!

— Eşin var, âşiyânın var, baharın var, ki beklerdin; Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? O zümrüd tahta kondun, bir semavî saltanat kurdun; Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun. Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gül-şen, Gezersûn, hânmıânın şen, için şen, kâinatın şen. Hazansız bir zemîn isterse şâyed rûh-ı ser-bâzın, Ufuklar, bu’d-ı mutlaklar bütün mafhkûm-ı pervâzın. Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandın mı - eb’âda; Hayâtın en muhayyel gaayedir ahrâra dünyâda. Neden öyleyse matemlerle eyyamın perişandır? Niçin bir damlacık göğsünde bir umman buruşandır? Bayır matem senin hakkın değil... matem benim hakkım Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! Teselliden nasibim yok, hazân ağlar baharımda; Bugün bir hânımânsız serseriyim öz diyarımda! Ne hüsrandır ki Şark’ın ben vefasız, kansız evlâdı, Ser-â-pâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdadı! Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim hercai merc oldu. Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fâtih’lerin yurdu. Ne zillettir ki, nâkus inlesin beyninde Osman’ın; Ezan sussun, fezalardan şilinsin yâdı Mevlâ’nın! Ne hicrandır ki, en şevketli bir mâzî serâb olsun; O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın mabedinden Yıldırım Hân’ın; Şenaatlerle çiğnensin muazzam ka’bri Orhan’ın! Ne heybettir ki, vahdet-gâhı dînin devrilip taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânımânlar yerde işkenceyle kıvransın; Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın; Dolaşsın, sonra, islâmrn harem-gâhında nâ-mahrem... Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil matem!

İstiklâl Marşı

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır parlayacak, O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurbân olayım çehreni ey nazlı hilâl; Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl. Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim îmân dolu göğsüm gibi ser-haddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, "Medeniyyet" dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Doğacaktır sana va’d ettiği günler Hakk’ın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı, Verme dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüda.

Ruhumun senden İlâhî şudur ancak emeli; Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli- Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım, Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım; Fışkırır- rûh-ı mücerred gibi yerden na’şım; O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal: Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyyet, Hakkıdır, hakka tapan milletimin istiklâl.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat