Necip Fazıl Kısakürek Şiirleri 6

NFK’dan Şiirler 6

O ÂN

 

Taş merdivenler gibi, aşınmış ayaklardan,

Secde yerine çarpa çarpa alınım aşınsa!

Göklerin kamçısıyle yediğim dayaklardan,

Erisem de, tabutum boşmuş gibi taşınsa

 

Bir garip insan olsam, benzemez hiç kimseye;

Tek hece bilmez, tek renk görmez, tek ses işitmez.

Karanlığı, yoğursam nura döndüresiye.

Tırmansam o âna ki, yekpâredir ve bitmez.

       

O GELSİN

 

Akan suları çevir,

Sıra dağları devir!

              O gelsin!

 

Gönüllerde bir tasvir...

Güneşi batmaz devir...

              O gelsin!

     

OLMAZ MI?

 

Yön yön sarılmışım ne yana baksam;

Sarılan olur da saran olmaz mı?

Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;

Geçip de aynaya, soran olmaz mı?

 

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;

Zaman döne dursun, o güne hasret;

Ruhumsa zamanın üstüne hasret;

Ebediyet boyu bir ân... Olmaz mı?

     

O’NA

 

Benim efendim!

Ben sana bendim!

Bir üfledin de

Yıkıldı bend’im.

Ben ki, denizdim,

Dağbaşı bendim.

Şimdi sen oldun,

Âleme pendim.

Benim efendim!

Feza levendim!

Ölmemek neymiş;

Senden öğrendim.

Kayboldum sende,

Sende tükendim!

Sordum aynaya:

Hani ya kendim?

Benim efendim!

 

Benim efendim!

Emri yüklendim!

Dağlandım kalbden

Ve mühürlendim.

Askerin oldum,

Başta tülbendim;

Okum sadakta,

Elde kemendim.

Benim efendim.

     

OTEL ODALARI

 

Bir merhamettir yanan, daracık odaların,

İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.

 

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,

Küflü aylarında, küflü aynalarında.

 

Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,

Kırık masalarında, kırık masalarında.

 

Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır,

İzbe sofralarında, izbe sofralarında.

 

Atıyor sızıların çıplak duvarda nâbzı,

Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

 

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,

Tavan aralarında, tavan aralarında.

 

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında!...

       

O VAR!..

 

Her defa haberi taze bir müjde;

                                                  O var!

Her defasında, geç, gafletten vecde;

                                                  O var!

Ne sen varsın, ne ben, ne yâr, ne kimse;

                                                  O var!

Bütün sevdiklerin elden gittiyse;

                                                  O var!

Kalacak kim var ki, dost tomarından?

                                                  O var!

Sana daha yakın şah damarından;

                                                  O var!

Arama, bir ilaç yok eczahanede!

                                                  O var!

Gayede, sebepte ve bahanede;

                                                  O var!

Sevdiğini ebed boyu tutan dinç;

                                                  O var!

Ölümsüzlük şevki, ilâhî sevinç;

                                                  O var!

Yıkılmaz dayanak, kırılmaz destek;

                                                  O var!

Tekten de tek, bir tek, tek başına tek;

                                                  O var!

       

ÖLÜLER

 

Ölüler bağırıyor mezarlarından;

Yolcular, oturun taşlarımızda!

Onları deviren biziz toprağa,

Biz attık onları böyle ayağa;

Sakın atlamayın kenarlarından!

Ölüler bağırıyor mezarlarından...

 

Yolcular, uzanın yere upuzun;

Dayayın taşlara başlarınızı!

Tüy yastıklar gibi rahat taşımız,

Birleşsin bir lâhza orda başımız!

Bizdedir cevabı kuruntunuzun;

Yolcular, uzanın yere upuzun!

 

Ben de bir gün böyle haykıracağım:

Yolcular, oturun mezar taşımda!

Yolcular, önümde fısıldaşacak,

Yolcular, aşılmaz yollar aşacak.

Taşımı yerlere yatıracağım;

Ben de bir gün böyle haykıracağım!

     

ÖLÜNÜN ODASI

 

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;

Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda, çivilerin gölgesi;

Artık ne bir çıtırtı, ne de bir ayak sesi...

Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü;

Üstü, boynuna kadar bir çarsafla örtülü.

Bezin üstünde, ayak parmaklarının izi;

Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;

Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;

Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir ân kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir ân;

Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;

Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm…

PERDELER

 

Perdeler, hep perdeler...

Her yerde, her yerdeler.

Pencerede, kapıda,

Geçitte, kemerdeler...

Perdeler, hep perdeler...

 

Ya benim sevdiklerim,

Şimdi nerde, nerdeler?

Onu bomboş perdenin;

İçerde, içerdeler!

Perdeler, hep perdeler...

 

Gönülde asıl perde;

Onu hangi göz deler?

Surat maske altında,

Sis altında beldeler.

Perdeler, hep perdeler...

 

Perdeye doğru akın;

Atlılar, piyadeler.

Yollar, yönler dolaşık;

Değişik ifadeler.

Perdeler, hep perdeler..

 

Bir tohumda bin gömlek.

Giyim giyim fideler.

Kalbler dilini yutmuş;

Bangır bangır mideler.

Perdeler, hep perdeler...

 

Son noktada son perde;

Çevrilmiş seccadeler.

Orada işte işte,

Ölümden âzadeler!

Perdeler, hep perdeler...

       

SAKARYA TÜRKÜSÜ

 

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir

Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,

Sırtına Sakarya"nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?

Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dâva büyük!..

 

   Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

   Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

 

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;

Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;

Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

 

   Vicdan azabına es, kayna kayna Sakarya,

   Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

 

İnsan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su;

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını aşsalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolu"nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve Ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

 

   Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

   Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

       

ŞEHİRLERİN DIŞINDAN

 

Kalk, arkadaş, gidelim!

Dereler yoldaşımız,

Dağlar omuzdaşımız.

Dünyayı seyredelim,

Şehirlerin dışından.

Esmerden, sarışından,

Kaçalım, kurtulalım!

Haydi yürü, bulalım;

Kat kat çıkmış evlerin,

O cam gözlü devlerin

Gizlediği âlemi!

Bir tüy gibi yel alsın,

Bir dal gibi sel alsın,

Bizden, menhus elemi.

Attığımız nâralar,

Yol açsın karanlıkta.

Çeksin bizi mağaralar,

Bir derin ormanlıkta.

Öttürüp sert bir ıslık,

Yılanları çağralım.

Peşinden çığlık çığlık,

Çakallara bağralım,

Ötelim baykuşlarla.

Kızıl akşamüstleri,

Hicret eden kuşlarla,

Sema, deniz ve yeri,

Çepçevre, iklim iklim,

Dolaşalım, gezelim!

Yollar bizden bir izdir,

Ne duysak sesimizdir,

Ne görsek benzer bize.

Hiç şaşmayan bir saat

Gibi işler tabiat,

Uyarak kalbimize

Mevsimler boğum boğum,

Zamanın ipliğinde.

Başı görünmez doğum,

Sonu ölçülmez hayat...

Hayvan, nebat ve cemat,

Hepsi ilk gençliğinde.

Ölen ölür, yıpranmaz;

Giden gider, aranmaz.

Böyle geçer ömrümüz,

Bir gün gelir, ölürüz.

Haberimiz olmadan.

Ve o zaman, o zaman,

Hayat neymiş görürsün

Bırak, keyfini sürsün,

Şehirlerin, köleler!

Yeter bizi tuttuğu!

Tükensin velveleler!

Kalk arkadaş, gidelim!

İnsanın unuttuğu

Allah"ı zikredelim;

Gül ve sümbül hırkamız,

Sullar, kuşlar, halkamız...

     

SEN

 

Senden, senden, hep senden,

Akisler aynalarda.

Göğe çıksam mahzenden;

Hasretim turnalardan.

 

Seni buldun bulduysam;

Gökten bir davet duysam!

Ben ki, suçumu yuysam,

Su biter kurnalarda.

 

Garibe sensin vatan,

Nur yurdunu aratan!

Sensin, sensin yaratan,

Rahmetli analarda.

       

SERSERİ

 

Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

Herkesin dünyada varsa bir yeri,

Ben de bütün dünya benimdir derim.

 

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Halime ben bile hayret ederim.

 

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;

Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,

Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,

Gölgemin peşinden yürür giderim...

         

SON SIĞINAK

 

Hayat perdenin arkasında; 

Hayatın öte yakasında.

 

Şu gaflet yükü insana bak; 

Kendinden varlık cakasında. 

 

Ve aşksız yobaz... İşi gücü,

Namazla Cennet takasında. 

 

Tam dört asırdır Müslümanlık,

Cansız etiket markasında. 

 

Ku"ran kalbi kör ezbercide,

Din, üfürükçü muskasında. 

 

Batı, Batı der çırpınırlar,

Batı tükürük hokkasında.

 

Makine dimdik demirden put,

İnsanoğlu ruh lâçkasında. 

 

Hürriyet nerde söyleyeyim: 

Hakka esaret halkasında. 

 

Zamanda herşey kopuk, kesik;

Biçkisi kader makasında. 

 

Ey insan, sana son sığınak,

Son Peygamberin hırkasında!

         

SONSUZLUK KERVANI

 

Sonsuzluk Kervanı, "peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim!"

Bastığınız yeri taş taş öpeyim.

Bir kırıntı yeter, kereminizden!

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben...

 

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller...

Ufuk önlerinde bayrak kulesi.

Bu gidenler Altun Kol Silsilesi;

Ölçüden, ahenkten daha güzeller.

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller...

 

Sonsuzluk Kervanı, istemem azat!

Köleniz olmakmış gerçek hürriyet.

Ölmezi bulmaksa biricik niyet;

Bastığınız yerde ebedî hasat.

Sonsuzluk Kervanı, istemem azat.

           

SU

 

Su I

 

Bir hamam ki, arınma gayesinden şaheser;

Arınmışların yeri, Cennette nurlu Kevser.

 

Su II

 

Kâinatta ne varsa suda yaşadı önce;

Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce.

 

Su III

 

İnsanlar habersizken yolların verâsından,

Gökle toprak arası su şaşmaz mecrâsından.

 

Su IV

 

Su kesiksiz hareket, zikir, ahenk, şırıltı;

Akmayan kokar diye esrarlı bir mırıltı.

 

Su V

 

Kâh susar, kâh çırpınır, kâh ürperir, kâh çağlar;

Su, eşyayı kemiren küfe ve pasa ağlar.

 

Su VI

 

Su bir şekil üstü ruh, kalıplarda gizlenen;

Yerde kire battı mı, bulutta temizlenen...

 

Su VII

 

Bu dünya insanlığa manevî hamam olsa;

Her rengiyle insanlık tek renkte tamam olsa...

 

Su VIII

 

Su duadır, yakarış, ayna, berraklık, saffet;

Onu madeni gökte altınlar gibi sarfet!

Döküman Arama

Başlık :

Kapat