Psikanaliz ve Din

Psikanaliz ve Din

Robert W. CRAPPS Çeviren Ali AYTEN

1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabı yayınlandığında, Freud henüz üç yaşındaydı. Her ikisi de Batı’nın yaşam tarzında, inançlarında ve yönetim şeklinde etkin ve öncü isimler oldular. Onlar, XX. yüzyılda Batı’yı etkileyen yeni bilimsel anlayışa ivme kazandırmada tüm diğer bilim adamlarından daha etkiliydiler. İnsan diğer varlıklardan üstün görülmesi nedeniyle, 1850’li yıllara varıncaya kadar bilimsel araştırmanın objesi olarak görülmedi. Fakat Freud ve Darwin, insanı doğal araştırmanın objesi olması gereken bir “tür” olarak gördüler ve onu bilimsel metotlarla incelemeye tâbi tuttular. Onların araştırmaları, bilimin ruhunu belirleyecek olan bilim adamlarının mantalitelerini değiştirecek kadar etkili oldu. Modern Batı kültürü, Darwin ve Freud’un mirasından yararlanmakla birlikte bazı olumsuzluklarından da kaçınamadı.

Kişiliğin doğası üzerine bir teori olan ve belirli hastalıkların tedavisinde yöntem olarak kullanılmaya başlayan psikanaliz, bilim adamlarının yönelimlerinde etkili oldu. Bu alandaki çalışmaların çoğu, din üzerinde gerçekleştirildi. Bizzat Freud, din üzerine kitap ve makaleler yazdı. Böylece ondan sonra gelenlerin de dinden bahsetmeleri kaçınılmaz oldu. Onların yorumları, hem olumlu hem de olumsuz etkilere yol açtı. Bu nedenle söz konusu yorumların da, dikkatlice incelenmesi gerekmektedir.

Psikanalizin Öncü Şahsiyetleri

Hollandalı bir otorite olan Heije Faber, psikanalizi iki döneme ayırır.[1] Ona göre ilk dönem, psikanalizin iki üstadı olan Freud ve Jung’un ölümüyle son bulmuştur. Bunlar dinin kişilik gelişimi bağlamında incelenmesine açık kapı bıraktılar ve kendilerinden sonrakilere örnek olacak çalışmalar yaptılar. İkinci dönem, psikanalizin yeni oluşum dönemidir. Bu dönem, Freud ve Jung henüz hayatta iken başladı. Her ne kadar psikanaliz bu evrede kargaşa ve kopukluklar yaşasa da, zamanla kendi tarzını yakaladı ve böylece klinik psikolojiye olan ilgi arttı. Birinci dönemin üstatları olan Freud ve Jung’u burada kısaca ele almamız, ikinci dönemi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

1. Sigmund Freud: Bir Yanılsama Olarak Din

Freud (1856-1939) çocukluğunun ilk yıllarında ailesiyle beraber uzun yıllar yaşayacağı ve profesyonel hayatını sürdüreceği Viyana’ya göçtü. Genç Freud Viyana’da tıp eğitimi gördü. Bilimsel anlamda henüz nevrozlu hastalıklar bilinmezken, bu hastalıkların tedavisiyle uğraştı. Özellikle kadın histerisi konusunda deneyim kazanan Freud, bu tür hastalara serbest konuşma tekniği yoluyla yardım edebileceğini keşfetti. Boşalma (catharsis) esnasında belirli bağlantı ve motivasyonlar sistematik bir biçimde bilinç düzeyine çıkmaktaydı. Psikanaliz, boşalma tekniğini kullanan, bilinçdışı alandaki bilgileri bilinç düzeyine ulaştıran bir teknik olarak ortaya çıktı; kendisini zihinsel ve duygusal içe-bakış tekniği ve temel kişilik değişiklikleri öne süren bir teknik olarak tanıttı. Freud, ilk hocalarından biri olan Fransız nörolog Jean M. Charcot’dan etkilendi. Histeri ve benzeri hastalıkların tedavisinde hipnoz, serbest çağrışım ve rüya tahlil yöntemlerini kullandı. 1880’den ölümüne kadar (1939) psikanalizi yavaş yavaş geliştirdi.

a) Freud’un Kişilik Teorisi

Psikanaliz başlangıçta bir kişilik teorisi olarak değil, bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıktı. Fakat zamanla tedavi yöntemlerini belirli bir standarda kavuşturma teşebbüsleri, doğal olarak psikanalitik bir kişilik teorisinin ortaya çıkmasını sağladı. Freud sadece yöntem geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda bu yöntemlerin nasıl ve niçin etkin olduğunu anlama çabasıyla terapik süreçlere yönelik teorik temeller de üretti. Böylece hem sözü edilen teknikler hem de teorik temel, neticede psikanalizi ortaya çıkardı.

Freud’un uzun süreli kariyeri, hastaların klinik tedavisi sonucunda disipline edilen ve tedricen gelişen bir kişilik teorisinin hikâyesidir. Freud kariyeri boyunca, hatta seksenli yaşlara ulaştıktan sonra bile, teorilerini yeniden değerlendirdi. Buna rağmen onun teorilerinde bazı tutarsızlıklar bulunmaktadır. Freud’un öldüğü yıl (1939) yeni-Freudyen (neo-Freudian) analizlerin uygulamaları üzerine araştırmalar yapan Karen Horney, Freud çalışmalarında önemli olan ve psikanalize miras kalan birbiriyle ilişkili üç fikir gündeme getirdi.[2]

Fikirlerden birincisi, davranış ve duyumlar, bilinçdışı motivasyonlar tarafından belirlenebilir.[3] Bu, sıradan bir cümle olsa da, Freud’un davranışın iki boyutlu olduğuna dair görüşünü anlamada yardımcı olmaktadır. Freud’un bu düşüncesine göre davranış, hem kolay anlaşılabilecek yüzeysel bir anlama, hem de bilinçdışında gizli olan derin bir anlama sahiptir.[4]Davranışın sahip olduğu bu gizli anlam yüzeysel anlam kadar önemlidir ve bireysel tecrübenin bir davranış kalıbı ve tutarlılık oluşturmasında daha belirleyicidir. Mesela, basit bir dil sürçmesini bu temel psikanalitik bakış açısından değerlendirelim. Başlangıçta bu davranış, yüzeysel bir anlama sahiptir; gözlem ve mekanik yöntemler yoluyla tanımlanabilir. Bir insan ses benzerliği, yorgunluk veya konsantrasyon eksikliği sebebiyle yanlış kelime kullanabilir. Dil sürçmesi, mizah dışında da ortaya çıkabilir. Konuşan kişi, dil sürçmesini bilinç düzeyinde ben aslında şunu kastetmiştim.... sözüyle açıklamaya çalışır. Psikanalitik açıdan ise bu davranış, kişisel anlamın yanında daha derin bir anlama da sahiptir. Dil sürçmesi, bilinçdışı öğelerin bilinç alanına çıkmasına bir vesiledir. Davranışa bağlı olan ve daha dinamik anlam taşıyan kişisel çağrışımlar, büyük oranda bilinçten gizli kalır. Dil sürçmesi gerçekte bir kaza değildir. O hem bilinç hem de bilinçdışı özellikler taşıyan, kişiliğin ortaya çıkmasını sağlayan bir fonksiyona sahiptir; yersiz ve rasgele ortaya çıkan anlık bir davranış, temelde gelişme süreçleri içerisinde biriken ve büyük oranda bilinçdışı alana ait olan anlamların sembolüdür. Bu safhada bu anlamlar, kişisel karakterdedir ve sistematik boşalma teknikleri vasıtasıyla çözülmelidir. Dolayısıyla, bir davranışın açık anlamının yanı sıra gizli bir anlam da taşıdığı öngörüsü Freudyen analiz tekniğinin vazgeçilmez temelidir.

İkinci temel ilkeye göre psişik süreçler kesinlikle belirlenmiştir. Hiçbir psişik davranış geçici değildir.[5] Psişik davranış, kendi formunu ve enerjisini belirleyen öncüllere sahiptir. Enerji korunumu üzerinde duran zamanın fizik anlayışı, Freud’u desteklemiştir. Freud, madde gibi insan davranışının da enerjinin korunumu özelliği taşıdığına inanmıştır.[6] Ona göre psişik süreçler tıpkı fiziksel süreçler gibi kesin olarak belirlenmektedir. Fenomene atfedilen anlamlar hiçbir zaman kaybolmaz, kendilerini yeni ve bazen de sürpriz olaylara atfederek sürekli yenilerler. Bu yüzden bir davranışı anlamak, söz konusu davranışa mevcut anlamını kazandıran önceki davranışla ilgili soruları da gündeme getirir. Bu bağlamda gün yüzüne çıkmamış bütün anlamlar, Freudyen psikoterapinin temel hedefidir. Dolayısıyla, psikanalizin yüzü geçmişe dönüktür ve çocukluğun ilk evrelerindeki davranış biçimleri daha sonraki evrelerde ortaya çıkacak olan davranış kalıplarının belirlenmesinde önem arz eder.

Üçüncüsü, Freud motivasyonlarımızın duygusal kuvvetler olduğu sonucuna varmıştır.[7] Buradaki duygusal (emotional) kavramı, kişiliğin dinamik olduğu prensibini ortaya koyar. Freud kişiliğin dinamik dürtülerine çok fazla önem verir. Ona göre bu dürtüler kişiliğin içgüdüsel, itici ve kararlı dinamikleridir; bunlar bazen makul, bazen de makul olmayan yollarla tatmin edilmek ister. Dolayısıyla, davranışlarımız genelde kişiliğin doğal (ham) hali olan libido ile onu kontrol altında tutmak isteyen sosyal baskılar arasındaki çatışmaların bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Freud meslek hayatı boyunca insanların dinamik olan ve çoğu zaman da bilinçsizce kontrol altında tutulan davranışları nasıl idare edeceklerini gösteren teknikler geliştirmeye çalıştı. Ayrıca bu davranışların anlaşılmasına yönelik bir teorik çerçeve ortaya koydu. Freudyen psikanalizi birkaç kategoriye indirgemek belki basit bir yaklaşım olabilir, ama Freud’un teorik sisteminde yer alan bazı kavramları ele almadan da onun din ile ilgili görüşlerini anlamak mümkün değildir. [8]

Freud, kişiliği id, ego ve süper-ego’dan oluşan ve birbiriyle etkileşim halinde olan bir sistem olarak gördü. İd, kişiliği oluşturan doğal yapıdır; engellenemeyen ve dışavuruma yönelen bir tür ilk enerjidir. İd, dürtüsel, irrasyonel ve asosyaldir; kendini düşünür ve zevk peşindedir. Bununla birlikte id, her zaman kendi akışında olmayabilir. İsteklerinin önüne engeller çıkabilir veya kontrolsüz dışavurumlar daha fazla sıkıntı yaratabilir. Bu yüzden gerilim ve acı tehdidi içeren gerçek ilişkiler dünyası, “id”in dışavurumuna engel olur ve onun istekleriyle toplumun standartlarını uzlaştırmaya çalışır. Zevke engel olan ve tatmine ulaşan örüntüler içerisinde uyum isteyen gerçeklik, dinin ortaya çıkmasında önemli bir gelişmedir. Bu durumda iki psikolojik kontrol sistemi olan ego ve süper-ego devreye girer. Bunlar idin kontrolsüz dışavurumlarına engel olmak veya en azından gerilim ve acının tehdidini azaltmak için onu kontrol etmeyi hedefler. Yani ego, dinamik erteleme süreçleri ve yeni örüntüler vasıtasıyla gerçek dünyada kişinin hayatta kalmasını temin etmek için “id”in ihtiyaçlarını yeterli seviyede tatmin eder. Süper-ego, bu süreçte kişilikte ya ideal hedeflere (ego-ideal) ya da sosyal standartlara (vicdana) öncelik tanıyarak bir ahlâk gözcüsü gibi davranır. Bütün bu sistemler bilinçsiz bir halde işler ve bunlar asıl hallerini gizleyerek ortaya çıkarlar. Rüyalar, espriler ve dil sürçmeleri, id, ego ve süper-egonun etkinliğini ortaya çıkarmada yardımcı olur.

Klâsik psikanalize göre kişilik, bu üç sistemin etkileşiminden oluşur. Freud, bu sistemlerin düzenlediği değişik dinamik örüntüleri, ayrıca hem acının hem de zevkin kontrol edildiği yöntemleri ilk tanımlayan kişidir. Freud’a göre id, ego ve süper-egonun oluşumunda çocukluk dönemi çok önemli bir yer tutar. Baba, anne ve oğlun ilk ilişkilerinde (oedipus complex) çocuk, idin temel dışavurumlarıyla ve onun engellenmeleriyle karşılaşır. Oedipus durumunda oğlun annesini arzulaması ve babasını rakip olarak görmesi, tipik bir yönelimdir. Babanın üstün gücü, oğlun “id”den gelen isteklerinin acilen yerine getirilmesine engel olur ve bu engelleme, ego ve süper-egonun kontrolünü devreye sokar. Freud bu aile üçgeninde (anne, baba, oğul) eril tecrübeye dikkat çeker. Bunu, kendi kültürel ve kişisel arka plânındaki ataerkil vurgulamalara tepki olarak yapar. Bununla birlikte oedipus kompleksini kız çocuğu perspektifinden de inceler. Ona göre kız çocuk da teorik olarak aynı dinamik süreci tersinden yaşar (electra complex). Her ne kadar kız çocuk babayı arzularsa da, hem korkusundan hem de tehdit olarak algıladığı anneye karşı nefretinden dolayı arzularını bastırmayı öğrenmek zorundadır.

Karmaşık aile ilişkilerinde oedipus kompleksi küçük farklılıklar arz edebilir, fakat genel manada çocuk karşı cinsten ebeveyne ilgi duyar, aynı cinsten ebeveyni rakip olarak görür. İlk çocuklukta, arzu ve tehdit arasındaki karışıklığı çözmede hem erkekler hem de kızlar; özdeşim, yüceltme, yer değiştirme, bastırma, yansıtma, karşıt tepki oluşturma, bağımlılık ve saplanma gibi savunma mekanizmaları kullanırlar. Bunlar, ilk ailesel çevrede varolan anksiyeteyi, çatışma ve engellenmeyi ortadan kaldırmada kişiye yardımcı, onu sürükleyici metotlardır. Bilinçdışı süreçlerde çalışan bu mekanizmalar ve bunları oluşturan örüntüler kişiliğin temelini oluşturur.

Bu bağlamda kişilik, bebeklikte ve çocuklukta kişilik yapılarının kesin olarak belirlendiği oedipus ve elektra kompleks tecrübeleriyle kökleşir. Gelişme ve büyümenin temelleri büyük oranda çocukluk döneminde oluşur. Bu yüzden Freud, hastalarını bebeklik devresine geri göndererek id, ego ve süper-egoyu, gerilim, endişe ve acıdan uzak işlevlerini sürdürebilecekleri bir tarzda yeniden yapılandırmaya çalışır.

b) Freud’un Dine Bakışı

Freud, dini -özellikle de Tanrı fikrinin psikolojik temellerini- kişilik teorisi çerçevesinde yorumladı. Uzun kariyeri boyunca din ile ilgilendi. Fakat onun görüşlerini tamamen kavramak oldukça zordur. Yaratıcı bir düşünür olan Freud, dini tanımlarken onu farklı perspektiflerden değerlendiren birçok görüş ortaya koydu. Dini bazen saplantı (obsesyon);[9] bazen bebeklik arzularının tatmini;[10] bazen de yanılsama (illusion) olarak değerlendirdi.[11] Bütün bu değerlendirmeleri birbirleriyle iç içe geçmiş ve birbirlerini tamamlayan bir özellik taşısa da, tek bir teorik çerçeveye indirgemek mümkün değildir.

Aynı zamanda Freud’un dine karşı olumsuz bir tavra sahip olması, bazen onun delile dayanmayan sonuçlara ulaştığı, dolayısıyla da polemiksel yönünün bilimsel yönünün önüne geçtiği şeklinde şüpheler uyandırmıştır. Bu olguya, Freud’un oedipus durumunun tarih boyu nesilden nesile geçerek tekrar edildiğini iddia ettiği ve dinin kökenini büyük ölçüde tarihsel açıdan ele aldığı kitabı Totem ve Tabu’da sıkça rastlanır. Sosyolog ve antropologların Freud’un iddia ettiği kültürel fenomenin varlığına dair delil bulamamaları, onun ürettiği formüller üzerinde bazı şüpheler uyandırmıştır. Freud’un kişisel dinî yönelimi ve esnek metodolojisi, onun dikkatsizce yaptığı yorumları dindarların reddetmesine sebep olmuştur.

Dindarlar haklı gerekçelerle Freud’un din yorumunun yetersiz olduğu kanaatindedirler. Çünkü onlara göre Freud, dini, inananlarla otoriter bir ilişki içinde olan aşkın bir Tanrı’ya dayalı inanç ve ibadetlerle sınırlandırmıştır.[12] Freud, dinin farklı formlarını hiç dikkate almadan sadece tehditkâr ve otoriter özellikler taşıyan bir din yorumu yapmıştır.

Bu aksaklıklara rağmen Freud, son yüzyılda ortaya çıkan en üretken ve pek kolay da göz ardı edilemeyecek din yorumcularından birisidir. Freud için din, önemli bir çalışma alanıydı. Bu yüzden de Freud’un teorik açıklamaları dinin bilimsel olarak anlaşılmasını sağlayabilecek katkılar olarak değerlendirilmelidir.

Freud’a göre din, kişiliğin gelişimi esnasında ortaya çıkan herhangi bir diğer davranış kalıbı gibi dinamik bir süreç olarak görülmeliydi. Din ile ilgili önemli sorular, Tanrı’nın var olup olmadığıyla alâkalı değil, aksine dinin psikolojik yönüyle alâkalı sorulardı. Psikanalizin peşinde olduğu soru şu idi: Nasıl oluyor da dinî fikir ve davranışlar, tıpkı diğer davranış kalıpları gibi insanların varlıklarını devam ettirmelerinde çeşitli hoşnutluklar sağlıyorlar? Freud, İsviçreli papaz arkadaşı Oskar Pfister’e yazdığı mektupta belirttiği gibi, ne dindardır ne de dine karşıdır.[13] Freud’un dinî görüşü, kariyerinin ilk yıllarındaki ifadelerinde şekillenmiştir:

“Psikanaliz, bize baba kompleksi ile Tanrı inancı arasıdaki yakın bağlantıyı öğretti. Bize Tanrı’nın yüceltilmiş babadan başka bir şey olmadığını ve birçok gencin babalarının otoritesinden kurtulur kurtulmaz dinî inançlarını kaybettiklerini gösterdi. Onun sayesinde din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaşanan komplekslere (oedipus ve elektra kompleksleri) dayandığını öğrendik. Artık psikanaliz sayesinde anlıyoruz ki, her şeye kâdir olan Tanrı ve tabiat ana imajları, çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar canlandırılmasından başka bir şey değildir.”[14]

Freud bu satırları 1910 yılında, daha dinî konu alan temel kitabını kaleme almadan önce yazmıştır. Freud din üzerine 1913’te Totem ve Tabu; 1927’de Bir İllüzyonun Geleceği, 1939’da da Musa ve Tektanrıcılık adlı kitaplarını yayımlamıştır. Bu kitaplarda oedipus dönemi ile Tanrı inancının yakından alâkalı olduğuna dair ayrıntılı görüşleri bulunmaktadır.

Freud Tanrı inancının psikolojik kaynağının, çocuğun ebeveynle yaşadığı çatışmaların daha sonraki yıllarda ortaya çıkan sürekli tekrarında gizli olduğuna inanmaktadır. İnsan çabasının ürünleri olan diğer kültürel formlar gibi, din de içgüdüsel isteklerle ve kozmik alandaki ölüm, acı gibi tehditlerle mücadele eden insan çabasının bir ürünüdür. Çocuğun hem arzu ettiği hem de korktuğu babasına bağlanması gibi, erişkin birey de kendisini yok olma korkusundan ve yoksunluktan kurtarmak için kültürü benimser. “Freud’un din psikolojisinin temel esprisi, varlığını devam ettirme konusunda hiçbir hayal kırıklığına tahammülü olmayan bir insan modeline dayanmaktadır.”[15]İnsanın güçlü bilinçdışı arzuları doğal isteklerin tatmininde acıdan kaçınma üzerine yoğunlaşır. Bütün karmaşıklığıyla din, bu temele dayanır ve dinin değişik dışavurumları insana söz konusu oedipal çatışmalarla uzlaştırıcı mekanizmalar sunmaktadır.

Freud’un Tanrı inancının psikolojik temelleri konusundaki yorumunun önemi, objeler (anne-baba-çocuk) arasındaki ilişkiyi anlamlandırmasında gizlidir. Freud, yorumunda özellikle baba objesine önem verir. Oedipus döneminde çocuk, kişisel varlığı için gerekli olan bu objelerle (anne–baba) kendini özdeşleştirir. Çocuk ebeveynle ilgili imgelere sahip olur. Oedipus kompleksi döneminden sonra bile babanın kişisel önemi -bazen aynı durum anne için geçerlidir- ebeveynle ilgili imgeler arasındaki yerini korur. Bu imgeler, diğer önemli objelerin tesiri altında şekillenebilmelerine rağmen, bireyin sonraki tecrübelerinde de etkindirler.

Yaşayan Tanrı’nın Doğuşu kesinlikle bu bağlamda oluşur.[16] İmgeler, diğer önemli objelerle ilişkileri sırasında çeşitlendiğinden, gelişen bir insan için Tanrı, bu imgelerin temsilidir. Bu bağlamda Tanrı, bir tür yanılsama; din de toplumsal bir nevrozdur. Hem Tanrı hem de din, ürkütücü gerçek ile içgüdüsel istekler arasında uygun bir uzlaşma bulma çabası içerisinde ortaya çıkar. İnsanların doğrudan tatmin edemedikleri şeyler, çocukluk dönemindeki ailesel imgelerin bir temsili olan yaratıcı Tanrı tarafından tatmin edilir. Böylece Tanrı iki psikolojik fonksiyonu yerine getirir: 1. Uygunsuz içgüdüsel isteklerinden vazgeçenleri ödüllendirir (iyilikler karşılığında cennet vaat eder). 2. Endişeleri giderir ve güven sağlar (günahkârı bile sever). Dolayısıyla Tanrı, insanın arzuladığı ve ihtiyaç duyduğu bir tür babadır:

“Tanrı, insanın kendi çaresizliğini telâfi etme isteğinden doğar ve bir kişinin hem kendi çocukluğunun hem de tüm insan ırkının çocukluk döneminin çaresizlik anılarının izlerini taşır.”[17]

Bu bağlamda, dinin insan hayatında etkin bir rolü vardır. Ayrıca din, katlanılmaz endişe, tehdit ve korkuların kontrol edilmesinde sosyal bir fonksiyona sahiptir. Ancak, gerçekle bir ilişkisi yoktur. Din, tatmin bekleyen çocukluk dönemi arzularının yarattığı bir yanılsamadır ve daha sonraki dönemde bu yanılsama çocukluk dönemindeki yoksunluktan beslenir.

Bu yanılsamanın geleceği nedir? Teolojik açıklama şekli pek gelecek vaat etmemektedir. Bunun bir nedeni, aklın gücünün oedipus durumundan kaynaklanan arzuların gücüne göre zayıf kalmasıdır. Bir diğer ve daha önemli neden ise, yanılsamaya rasyonel destek vermek için gösterilen çabaların nihayette yanılsamanın varlığını temelden sarsacak olmasıdır. Din, bir yanılsama olarak değerlidir. Fakat onun değeri rasyonel değil duygusaldır. Dinin rasyonel olarak savunulması, onun duygusal cazibesini yok eder. Din, oedipus döneminden kaynaklanan korku ve kinin bastırılmasını duygusal olarak onaylayan bir süreçte geliştiği için, başka alanlarda Tanrı’nın varlığını onaylayan Teolojik Delil, bu noktada dinin fonksiyonunu zayıflatmaktadır. Freud, bunu şöyle açıklar:

“İnsanlar mantıklı delillere çok az değer verirler ve içgüdüsel arzuları tarafından yönetilirler. Böyle bir durumda insanlar niçin kendilerini içgüdüsel tatminden mahrum edecek mantıklı delillere itibar etsinler ki?”[18]

Din insanları rahatlatan duygusal tatminler sağlamaktadır ve dinin bu yönü entelektüel tartışmalarla engellenmemelidir. Entelektüel tartışmalar zaten böyle bir engellemeyi başaramayacaklardır; başarsalar bile, bu durum, insana katlanılmaz sıkıntılar getirecektir.[19]

Freud’a göre bir yanılsama olan din, gelişim sürecinde yararlı bir araç olarak varlığını sürdürmelidir ve sürdürecektir de; çünkü din insanların katlanılmaz sıkıntılara tahammüllerini kolaylaştırmaktadır. Fakat din nihayette hem yararsızdır hem de gelişime zarar vermektedir. Çünkü insanlar sonsuza dek çocuk kalamazlar, sonuçta gerçekliğin ne olduğunu öğrenmek durumundadırlar.[20] Çocukluktaki yüceltilen dışavurumlar (mesela din gibi), insanların gerçekle doğrudan muhatap olacakları olgunlaşma sürecini geciktirir. Aklın içgüdülerin önüne geçtiği, yanılsamaların terk edildiği ve varoluşun katlanılabilir hale geldiği ideal seviyeye insan ırkının ulaşması mümkün değildir. Bu yüzden dine geçici bir süre için izin verilebilir. Fakat din, bir yanılsamadan ibaret olduğundan, ideal hedefe ulaşmada büyük bir engeldir. Her şeye rağmen din, onsuz yaşayabilecek nitelikteki küçük bir grup tarafından terk edilmelidir. Cennet meleklere ve kuşlara bırakılmalıdır.[21]

Freud, yetişkin insanın tecrübelerinde dinin rolünden şüphe ederken, bilimin yönlendirmesi söz konusu olunca oldukça ümitli gözükmektedir. Fakat insanın yanılsamasız yaşayabileceği ütopik günün hemen gerçekleşmeyeceğini de kabul eder ve yanılsamaların üzerinde durmak gerektiğini söyler. Bir Yanılsamanın Geleceği adlı eserinde şu sonuca ulaşır:

“Bizim bilimimiz yanılsama değildir. Bilakis yanılsama, ilmin bize veremeyeceğini bizim başka yerden elde edebileceğimizi zannetmemizdir.”[22]

Özetlemek gerekirse:

1. Freud, dinin bastırılmış alandan geldiğine inandığı için onu yanılsama olarak görmüş, onu içgüdüsel ve sosyal istekler arasında bastırılan çatışmaların dinamik gücü olarak değerlendirmiştir. Bu çatışmaların ideal çözümüne yönelik çocukluk döneminin arzuları, nihaî realite alanına yansıtılır ve Tanrı olarak okunur.

2. Din, varlığı devam ettirmek için yüceltilen değerli bir yanılsamadır. Ancak din gerçekliğin doğru bir yorumu ya da hayatı yaşamanın en doğru, en ahlâkî ve en mükemmel yolu olduğu gerekçesiyle desteklenmemelidir.

3. İnsanlığın gelişimi sayesinde yanılsama yerini bilime terk edecek ve böylece insanlık arzuların oluşturduğu dünya ile değil, gerçek dünya ile buluşacaktır.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat