BİYOTEKNOLOJİ SEKTÖRÜNDE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

BİYOTEKNOLOJİ SEKTÖRÜNDE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ BİYOTEKNOLOJİ SEKTÖRÜNDE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

“Geleceği bilmenin kuşkusuz en iyi yolu onu yaratmaktır. Geleceği için senorya yazamayan bir ülkenin geleceğini başkalarının yazdığı senaryolar belirler. Teknolojik geleceğimiz için senaryolar yazmamız gerekiyor. Özel sektör bir kaç istisna hariç teknoloji yönetimini iyi bilmiyor, teknoloji yönetimini bildiğine inanan kurumlar ise bir türlü iş adamları ile aynı lisanı konuşamıyorlar. Oturmuş bir girişimcilik kültürümüz zaten yok. Lisans ve yüksek lisans programlarını bitiren genç beyinler girişimcilik yerine akademisyenliğe veya iş aramaya özendiriliyorlar ya da dış ülkelerde şanslarını arama kavgasına giriyorlar. Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığını hedefleyen yüksek motivasyonlu bir kadro hareketi de görünürde yok. TTGV’ler KOSGEB’ler TÜBİTAK’ların çabaları bir açıdan hükümetleri vebalden kurtarıyor ama bu kurumlar tüm iyi niyetli çabalarına rağmen harcadıklarından daha büyük bir değer yaratmayı henüz başaramadılar. Oysa ki oyunun adı “kapitalizm” ve bu oyunda teknoloji üretmenin geliri giderinden fazla olmak zorunda. Akademik yeterlilik açısından Türkiye’nin altyapı sorunu yok ama bu yeterlilik kazançlı yatırımları tetikleyemiyor. Bizim yetiştirdiğimiz öğrencileri ve bizim yaptığımız uluslararası yayınları yabancı şirketler bize satacakları teknolojiyi üretmekte kullanıyorlar ama biz kendimiz kullanamıyoruz.

Teknoloji yönetimi alanında çok sayıda planlamacımız, fikir adamımız, teknoloji destekleyici kurumumuz, çeşit çeşit AR&GE teşviğimiz, teknoloji geliştirme desteğimiz, dolaplar dolusu teknoloji geliştirme mevzuatımız, yüzlerce laboratuvarımız ve 50’den fazla üniversitemiz var ama teknolojik tam bağımsızlığımız yok. Bunun nedeni son derece basit: yeterinden fazla teorisyenimiz ve yetişmiş elemanımız var ama yeterince savaşçımız yok. Daha fazla biyogirişimci yaratmak öncelikli hedef, belki de tek hedef olmalı. Çünkü teknolojik bağımsızlığın savaşçısı özel girişimci. İhtiyacımız olan şey paraya ulaşmak için teknoloji üretmeyi ve ürettirmeyi bilen bir genç girişimci tipi yaratmaktan geçiyor. “

Görüldüğü gibi o makalede teknolojik bağımsızlık sorunumuza çözüm olarak “paraya ulaşmak için teknoloji üretmeyi ve ürettirmeyi bilen bir genç girişimci tipi yaratmayı” önermişiz. Bu makalede ise teknoloji üretmeyi ve ürettirmeyi bilen genç girişimcilerimizin yani biyoteknoloji sektörümüzün geleceği üzerinde dolaşan kara bulutlardan bahsedeceğiz. Bu bulutlar sadece biyoteknoloji sektörümüzün kan kaybetmesine neden olmuyor, aynı zamanda şu anda üniversitelerde okumakta olan öğrencilerimizin iş olanaklarını yok ederek önlerini tıkıyor.

BİYO-MİSYONERLİK

Misyon kelimesi tanımı itibarı ile “belli bir amaç için üstlenilen görev” demek. Biyoteknoloji sektöründe misyonerlik faaliyetlerinin hedefi sadece Türkiye değil tabiki. Özellikle Rusya ve eski Doğu Bloku ülkeleri de bu faaliyetlerden fazlasıyla paylarını alıyorlar. Biz burada olayın kendimizle ilgili boyutunu inceleyeceğiz.

Bir ülkenin belli bir sektörünü veya iktisadi yapısını dışarıdan sevk ve idare edebilmek için belli bir çarka ihtiyaç vardır. Bu çark en azından ilgili sektörle ilgili bilginin 1) toplanması, 2) tasnifi, 3) değerlendirilmesi, 4) kullanılması ve kullandırılması safhalarını içermek zorunda. Türkiye’ye biyoteknoloji alanındaki yabancı misyonerlik veya lobi faaliyetleri de diyebileceğimiz tarz faaliyetlerin iki kanaldan geldiğini görüyoruz. Aşağıda da açıkladığımız gibi bunlardan birisini sektörel çıkarlarımıza uygun ve paralel diğerini ise karşı buluyoruz. Paralel bulduğumuz boyut ABD diğeri ise AB kaynaklı olanlar. Böyle düşünmemizin gerekçelerini aşağıda anlattık.

ABD ve AB FARKI

ABD’nin global biyoteknoloji politikası bu yeni teknolojinin özellikle Dünyadaki açlık sorununun ortadan kaldırılması amacıyla kullanılmasının önünün açılması şeklinde. AB’nin global politikası ise kendi reel biyoteknoloji sektörünü Asya ve Amerika ile rekabet edebilecek seviyeye getirene kadar bu konudaki her türlü gelişmenin ve ilerlemenin önünü elinden geldiğince tıkamak şeklinde ve uyguladığı yöntemlerden birisi de gelişmekte olan ülkelerdeki biyoteknoloji şirketlerini devşirmek. Bu şekilde devşirilmiş şirketlerimiz mevcut ve ne üzücüdür ki bunların arasında biyo-güvenliğimizle ilgili ürünleri üreten de var.

EUREKA

Eureka, akademisyenlerimize dış gezi olanağı sağlayan yararlı bir şey ve güzel bir sinerji de yaratıyor. Dipten Tepeye Yaklaşım (ne demekse!) yöntemi ile çalışan EUREKA, resmi amacı “Dünya pazarında Avrupa firmalarının rekabet edebilme gücünü arttırmak” olan bir şey. Ney olduğu pek belli değil çünkü değişik yerlerde değişik şekillerde tanımlanmış. Örneğin kendisini bazı platformlarda “Pan-Avrupalı bir Network (ağ)” olarak tanımlıyor. (Eureka ilgilenenler için www.paneuropa.org/intl/en adresinde Pan-Avrupalı hareket kavramı detaylı anlatılıyor.) Aslında bu hareket biraz aşırı bir yaklaşım gibi görünüyor çünkü neye ve kime karşı rekabet edebilirliğin arttırılmak istendiği belirtilmemiş. EUREKA, EVCA adında kar amacı gözetmeyen bir hayır kurumu (Red Cross gibi) olan güçlü bir finansör ile dirsek temasında. EVCA’nın en önemli resmi amaç ve faaliyetleri arasında “Pazarlardan ve üyelerden bilgi toplamak”, “diğer üyelerine ve dış Dünya’ya bilgi vermek” “Avrupalı yatırımcılara sağlam bilgi vermek” “Avrupa komisyonuna kanun önerileri götürmek” ve “Avrupa Birliği yatırımcılığına hizmet” bulunuyor. Bu kurum aynı zamanda “spesifik projeler” için “özel görev güçleri” oluşturmaya da yetkili.

BİLGİ NASIL DEĞERLENDİRİLİYOR

Türkiye’de Biyoteknoloji ile ilgili firmalar hakkında değişik kaynaklardan toplanan bilgiler yurtdışındaki belli merkezlere yollanıp tasnif ediliyorlar. Bu merkezlerde çoğunlukla % 75’lere varan oranda bayan personelden oluşan sekreteryalar var. Bu sekreteryalar tarafından tasnif olunan bilgiler yine Türkiye’deki bağlantılı kişi ve kuruluşlara geri gönderiliyor veya dışardaki şirket veya hükümet merkezlerindeki politika belirleyicilere aktarılıyorlar. Bunun anlamı şu. Bu network’e bağlı bir sigorta firmasına kendiniz ve firmanız hakkında her türlü bilgiyi verdiniz diyelim. Bu bilgi ticari rakibiniz olan başka bir firmanın eline geçebiliyor. Şunu tekrar belirtmeliyiz ki bu mekanizma sadece Türkiye’ye karşı işlemiyor. Özellikle Rusya özel bir ilgi alanı. Yukarıda bahsettiğimiz EVCA ise bu mekanizmalardan sadece birisi ve yukarıda bahsettiğimiz çarkın tüm safhalarını eksiksiz şekilde içeriyor.

BİLGİ NASIL TOPLANIYOR

EVCA gibi kurumlar için bilgi, onun üyesi olan firma, kurum, kuruluş ve EUREKA gibi networklerden geliyor. Bu bilgi bazen başta finansal vaat olmak üzere çeşitli vaatler ile de toplanıyor. Örneğin olmadık bir yerde olmadık bir kişi karşınıza çıkıyor ve size 20 milyon dolara varan yatırım taahhüdünde bulunuyor. Hem de yurt dışında. Hem de anında. Hem de nakit. Vatandaşlık ve “arabanız çizildiğinde bile” konsolosluktan birilerinin gelip size sahip çıkması ve sizi mevzuatların yükünden kurtarmak ta taahhüdlere dahil. Artık Avrupalı olacağınız için özel yabancı yatırımcı ayrıcalıklarından yararlanıp yerli yatırımcılar gibi yerel girişimcilerin tabi olduğu eziyetlere tabi olmayacağınız söyleniyor. Siz de ona müşterileriniz, pazarınız, iş ilişkileriniz, personeliniz, güçlü ve zayıf yönleriniz, bilançolarınız, gelişme çizgileriniz ve diğer her konuda her türlü detaylı ve özel bilgiyi veriyorsunuz. Ama siz bu bilgiyi verdikten sonra taahhüdlerin yerine getirileceğine dair bir garanti yok. Aslında bu bilgileri vererek kendi sonunuzu hazırlamış da olabiliyorsunuz çünkü bu bilgilerin ne amaç için kullanılacağının hiç bir garantisi yok.

Mevzuat meselesine 12. sayımızda da deyinmiştik, bakınız ne demişiz. “Mevzuat çok güçlü bir silahtır ama beceriksiz ellerde bu güçlü silah, hedefi değil sahibini vurur. Biz üretmediğimiz teknolojinin felsefesini yapmaya bayılırız. Özellikle felsefe konusundaki bilgimiz ne kadar azsa felsefe yapmaya eğilimimiz o kadar fazladır. Bizim mevzuatlarımız da nedense gerçeklerden çok felsefeye hizmet etmek için tasarlanmış gibi gözükür ve iyi tanımlanmış başarı kriterlerine değil rakkamlarla ifade edilmemiş sanal amaçlara ulaşmaya çalışılır. Mevzuatların ulusal teknolojik gelişmeyi engelleyici şekilde yorumlandığı Bu gün başta çevre ile ilgili mevzuatlar olmak üzere yerli girişimciler için itici güç olması gereken mevzuatlar tam tersine milli geliri azaltıcı, yatırımcılara eziyet edici ve onları kısıtlayıcı bir fonksiyon üstlenecek şekilde yorumlanıyorlar. Bu öylesine ibret verici bir mekanizma ki yatırımcı lehine düşünülerek getirilen “ön ÇED” uygulaması bile yorumlayıcıların elinde “duble ÇED” mekanizmasına dönüşmüş durumda. Bugün ABD ve Avrupa biyoteknoloji alanında “over regulation” yani “aşırı mevzuat” yarattıkları sonucuna ulaşmış durumdalar ve bunu inceltmenin yollarını arıyor. Biz ise tam tersine mevzuat yazacak yani her türlü istihdam yaratacak işi ve girişimi yokuşa sürecek komisyonlar kurmaya çalışıyoruz. ABD’de biyoteknoloji alanında bir limited şirket kurmanın bürokratik maaliyeti 5 (beş) dolarken bu bizde ilk yıl için muhasebesi, noteri ve diğer masrafları ile 3 bin dolar civarındadır. Tüm bu gerçekler bizi bir tek sonuca götürüyor: gelecek nesillerin teknolojik bağımsızlığı ancak özel girişimcilerin çaba, yöntem ve yaklaşımlarıyla sağlanabilir.”

Karşınızda çoğu zaman iyi niyetli bir yabancı danışman da bulabiliyorsunuz. Bu danışman sizi çok seviyor. Bu danışmanın size yollanması için onu finanse eden yabancı devlet de sizi çok seviyor. İşin ekonomik boyutuna baktığınızda bu durumu sevgiden başka şekilde izah mümkün değil zaten. Bu danışman ayda onbinlerce dolarlık maaşa alışmış olan eski bir CEO olabiliyor ve yüklü emekli maaşını tropikal bir adada yemek dururken gelip size danışmanlık yapıyor. Niye?! Çünkü sizi seviyor. Bugün Türkiye’de bizi seven yabancı danışman miktarı yüzlerle ifade ediliyor. Bunlar tabiki sadece biyoteknoloji firması sevmiyorlar çünkü sevecek pek bir şey kalmadı, artık bilişim (yazılım) firmalarını sevmeye çalışıyorlar. Allah’tan ki Türkiye’deki biyoteknoloji alanında faaliyet gösteren firmaların yarısı kendilerinin biyoteknoloji alanında olduğunu bilmiyor, kalanın çoğu başına gelecekleri bildiği için low-profile taktiği ile ortalıkta gözükmüyor, geriye kalan bir iki tane de devşirilmiş zaten. Ama bu CEO eskileri işinin ustası hatta kurdu ve yeni girişimci yaratmayı vazife edinmiş bürokratlarımızla bile kendilerini aynı fotoğraf karelerine sokmayı başarıyorlar.

NE YAPILMASI GEREKİYOR

Her şeyden önce bu konuya matematiksel bir soğukkanlılıkla yaklaşmak gerekiyor. Şu dönemde özellikle Avrupa kaynaklı faaliyetlere açık olmak zorundayız çünkü katılmak biçin başvurduğumuz bir topluluğun başta bilgi toplamak üzere bu tür faaliyetlerde bulunması bir dereceye kadar hak olarak görülebilir. Ama bu sürecin çok uzatılmaması da gerekiyor çünkü bu süreçte Türkiye aleyhine ciddi bir kan kaybı da söz konusu.

Türkiye’den sektörel bilgi toplama, toplanan bilgileri tasnif etme, tasnif edilen bilgileri değerlendirme ve bu değerlendirmelere göre Türkiye’ye karşı politika belirleme mekanizmalarına karşı yapabilecek çok şeyimiz var kuşkusuz ama yapmamamız gereken bir tek şey var o da yasakçı bir yaklaşımda bulunmak. Gayet tabi ki çıkacak bir kriz durumunun veya gerekçenin değerlendirilmesi (örneğin Türkiye’nin AB ye alınmayacağı doğrultusunda net bir deklarasyon gibi) sonucunda bu faaliyetlerin hepsine bir anda noktayı koymak mümkün ve ülkemizdeki ekonomik dinamikler çok hızlı değiştiği için de hakkımızda biriktirilmiş olan bilgi ve bunlara bağlı belirlenen politikaların uzun vadeli bir geçerliliği yok ama bizce doğru yaklaşım rakip mekanizmanın çok iyi tanınması, yöntem ve parametrelerinin tespiti yani olayın bütününün matematiğinin çok iyi anlaşılması ve tespitidir. Durum çok iyi modellenebilirse geriye sadece istediğimiz zaman iyi bir matematikçi bulup “hadi bu denklemi bizim lehimize pozitif sonuç verecek şekilde çöz” demek kalır.

Biyoteknoloji alanında Amerika kaynaklı lobi faaliyetlerinin ulusal çıkarlarımıza paralel olduğunu düşündüğümüzü (en azından bu safhada) ve bunun gerekçelerini yukarıda açıklamıştık. AB-ABD arasındaki biyo-çekişmenin bizim için çok iyi bir pazarlık kalemi yarattığını görebilmemiz ve bunu ulusal çıkarlarımız doğrultusunda kullanmayı becerebilmemiz geleceğimiz için hayati öneme sahip. Yukarıda belirttiğimiz üzere ABD Biyoteknoloji politikasının global baskı noktası AB üzerindedir ve bu son derece ciddi ve ağır bir baskıdır. Hatta bu uyarı bizzat ABD Başkanının ağzından Avrupa’ya karşı yapılmakta ve Avrupalılar genetik mühendisliğinin önünü keserek insanlığı açlığa sürüklemeye çalışmakla ağır şekilde suçlanmaktadırlar. AB üzerindeki baskıya kıyasla bizim üzerimizdeki istekler bir-iki vakıf ve tohumculuk firmasının cılız serzenişlerinden ibarettir ki o dereceki bir lobiyi “yok” bile kabul edebiliriz. Biz biyoteknoloji politikamızı AB ne derse o şekilde belirliyoruz ama AB’nin kendi genetik mühendisliği sektörünü güçlendirmek için alttan alttan yürüttüğü faaliyetleri görmek istemiyoruz. AB, Atlantiğin ötesinden gelen baskıya eninde sonunda boyun eğeceğini herkesten iyi bilmekte ve kendi reel biyoteknoloji sektörüne tahsis ettiği astronomik rakamlar yoluyla kendi genetik mühendisliği sektörünü o kaçınılmaz gün gelene kadar olabildiğince güçlendirmeye çalışmaktadır. O kaçınılmaz gün, AB’nin ABD’nin her türlü global biyoteknoloji politikasına evet demek zorunda kalacağı gündür ve o günün fazla uzakta olmadığı açıktır. Bizim için tehlike ise o gün geldiğinde uluslararası rekabete yeterince hazır olmamamızdır.

Bu dergide defalarca ifade edildiği üzere biyoteknoloji alanında en ufak bir eleman ve ekipman alt yapı sorunumuz yok. Tek sıkıntımız yeterince biyo-girişimcimizin olmaması ve olanların da yukarıda belirttiğimiz şekilde filizlenir filizlenmez bazı Avrupalı dostlarımız tarfından sistematik bir şekilde ve sözde NGO’lar yönetiminde yurtdışına kaçırılıyor olması.

Döküman Arama

Başlık :

Kapat